YOKUŞ
TARLA
H.
Tuğrul Atasoy
“...ne
zaman kabahatlerimin arkasındaki alacakaranlığa baksam
ürperti ile bir Musa dayı arar gözlerim. Ve bana kucak
açacak dostluklarımı paylaşabileceğim ve kabahatlerimden
kaçarken dönüp Musa dayıyı görebileceğim bir yokuş
tarla... ”
|
Bir dağa tırmanmak gibidir yaşam. Kendi
zirvenizde bir soluk mutluluktur sonra hüzünlü bir iniş.
Öyle isteksiz bir inmektir ki o çıkışın tatlı hatıraları
aranır hep. Yokuş yoksa bir yerde, inişleri olmayan, hep
bunaltır insanı yaşam. Çocukluk çağlarımızın yokuşlarındaki
koşuşturmalar bambaşkadır. Yokuşun başı hep arkadaşların
toplandığı yerdir. O yerden sonra başlar aşağısı. Mahallemizde
yer alan boş arsaların en büyüğü hemen evimizin yakınındaydı.
Kuzeye bakan kapıdan çık sağa dön üç adım at bahçe kapısından
sola yukarı on adım daha sonra sağa dön yirmi-beş adım daha
git işte o kadar. O son yirmi-beş adımın bitiminde yıkık
dökük alçak bir duvar vardı. Duvarı bir adımda geçip durup
o kocaman boş araziye bakmak denizi seyretmek gibiydi. Alçak
duvarı hemen geçtiğimiz yerin üst yanında gecekondu bahçelerinin
duvarları ile sınırlanmış yarım futbol sahası büyüklüğünde
hafif eğimli zirve düzlüğü vardı. Alçak duvarın yanından
itibaren boş tarla sağlı sollu iki yana genişleyerek giderek
artan bir eğimle 200 metre aşağıya kadar uzanıyordu. Aşağıda
eğimin bittiği yerde her iki yanında yer alan gecekonduların
uzaklığı 250-300 metreyi buluyordu. Bu kocaman dik eğimli
boş tarlanın orta yerinde bir zamanlar bahçe duvarı yapmak
maksadı ile dökülmüş ancak sonra hiç kullanılmamış iki kamyon
dolusu büyük taş dağınık bir düzende duruyordu. Üst yandaki
nispeten daha az eğimli alanda toplanırdık. Burada bu boş
arsanın üst sınırını belirleyen sırt sırta vermiş alçak
bahçe duvarlarının orada saatlerce laflardık. Havanın uygun
olduğu günler bahçe duvarlarının üstüne tünerdik. Sıcak
yaz günleri ise ikindi üzeri gölgeler uzamaya yüz tuttuğunda
duvar gölgelerinde yerde otururduk. Küçük dünyalarımızın
sınırlarında gezinir ve sıkça hayal gücümüzün yettiği kadar
dışına taşardık. O günün veya bir sonrakinin planlarını
yapardık. Oynanacak oyunlar, mahalle maçı için nereye kaç
kişi gidileceği ya da hangi bahçelerin gizlice talan edileceği
gibi konuları tartışır karara bağlardık. Sırtımızı yokuş
tarlanın üst sınırını oluşturan bahçe duvarlarından bizim
ev tarafındaki ilk evin duvarına yasladığımızda sağımızda
aşağıya doğru uzanan bir bahçe ve hemen alt tarafında bitişiğinde
Musa dayının küçük bahçesi vardı. Arada yokuş tarlaya geçmek
için üzerinden atladığımız o alçak duvarın olduğu on adıma
yirmi-beş adımlık küçük bir boşluk vardı. Sonra giderek
dikleşen eğimin sağ yanında aşağıdaki düzlüğe kadar bazılarının
bahçe duvarları birbirine bitişik olmayan aralıklı 4-5 ev
vardı. Yaslandığımız duvarın bitiminde sola doğru aralarını
iki küçük sokak başının ayırdığı üç tane bahçeli ev vardı.
Üçüncü evden aşağıya doğru 7-8 tane çoğunun bahçesi olmayan
ev sıralanıyordu. Bu evlerin son 3-4 tanesini oturduğumuz
yerden yokuş tarlanın eğiminin giderek dikleşmesi nedeni
ile göremiyorduk. Dikleşen eğim nedeniyle zaten yine oturduğumuz
yerden yokuş tarlanın yarısından biraz daha azını görebiliyorduk.
Yalancı ufuk çizgisi ile tarla 60-70 metre sonra bitiyormuş
gibi görünüyordu. Bu yalancı ufuk çizgisinin sol tarafını
o dökülüp bırakılmış temel taşları oluşturuyordu. Yokuş
tarlanın tamamını görmek için ayağa kalkıp aşağıya doğru
yürümek, alçak duvarın hizasına gelmek gerekiyordu.
Musa dayının küçük bahçesinin içinde gecekondusunun yan
tarafında büyük bir kiraz ağacı vardı. Her yaz dallarda
beyaz kiraz dediğimiz türden o iri kirazları gördükçe hepimizin
ağzı sulanırdı. Musa dayı sanki bize inatmış gibi o kirazları
son ana kadar toplamazdı. Yokuşa doğru giderken ne kadar
istesek de sert görünüşlü az konuşan Musa dayıdan yüz bulup
kiraz istemeye cesaret edemezdik. Aksi gibi kiraz ağacı
evin yokuş tarla tarafında değil sokak tarafındaydı. Musa
dayı yaz akşamları geç saatlere değin o ağacın altındaki
küçük masada otururdu. Bu yüzden mahallenin yaramazları
olarak o kiraz ağacını geceleri ziyaret edemezdik. Temmuz
başında bir gün, akşam gün batımında yokuş tarlaya gittim.
İlginç bir şekilde ortalıkta kimseler yoktu. Akşamları bazen
tüm komşular bir evin bahçesinde toplanır çay içer sohbet
ederdi. Böyle bir toplantı var da benim haberim mi yok diye
şöyle bir etrafa bakınmak için geri döndüm bizim evin üst
tarafına doğru yürüdüm. Baktım karşıdan ağır adamlarla Kenan
geliyordu. Evimizin hemen üst bitişiğinde Kamil amcaların
evi vardı. Kamil amca uzaktan akrabamız oluyordu. Benden
iki yaş küçük oğlu Kenan en yakın arkadaşlarımdan birisiydi.
-Kenan tarlada kimse yok lan! Mahallede bir yerde mi toplandılar
ki?
-Yok ya bizimkiler evde
-Eee, millet nerde
-Cemil yok köye gitti, Seyit tüm gün yoktu
-Ne yapalım gidip biraz bekleyelim lan bari! Bir gelen olur
elbet
-Önce çekirdek mi alsak?
-Olur, dedim.
Bakkala doğru yürümeye başladık. Gidip ceplerimizi çekirdekle
doldurduk. Yokuş tarlaya doğru yürüdük yüzümüzü tarlaya
dönecek şekilde duvarın üstüne oturup çekirdek çitlemeye
başladık. Kenan omzunun üstünden Musa dayının hep oturduğu
yöne baktı.
-Oğlum dayı görünürde yok, kirazlarsa orada, dedi kışkırtıcı
bir muzırlıkla.
-Hadi yaa! deyip ben de o tarafa çevirdim başımı, hava rüzgarlıya
içerdedir herhalde?
Sonra birbirimize bakıştık, belli ki aklımızdan aynı şey
geçiyordu. Yavaşça duvardan kalkıp tarlaya girdik ve yukarı
Musa dayının evinin arkasına doğru yürüdük.
-Oğlum ya bahçeye çıkacağı tutarsa?
-Yok lan baksan ortalık giderek toz duman oluyo çıkmaz bu
saatten sonra.
-Doğru vakit bu vakittir dedim.
Hemen planımızı yaptık. Biraz yukarıdan üst yandaki bitişik
bahçeye geçip duvar boyunca ilerleyip kiraz ağacına daha
yakın bir yerden Musa dayının bahçesine geçecektik. Oradan
tek katlı evin arka tarafta oldukça alçak olan çatısına
çıkıp ağacın yarı yüksekliğine ulaşmış olacaktık. Ağacın
çatı ile yan yana olduğu yerde evin bacası vardı. Bu bacanın
yan tarafındaki çıkıntıdan uzanıp çatıya uzanan dallardaki
kirazları toplayacaktık. Hemen gömleklerimizi pantolonlarımızın
içine sokup üstten iki düğme çözdük. Taktik buydu meyveleri
koynumuza doldurur sonra gider tenhada yerdik. Plan kusursuz
işledi üst bahçeye oradan Musa dayının bahçesine oradan
çatıya ve bacanın yanındaki çıkıntıya çıktık. Ama dallar
uzaktan göründüğünden biraz daha uzaktaydı. Ben sol elimle
bacaya sarılıp sağ ayağımı en yakın dala uzattım sağ kolumla
da üstten bir dala yapıştım Kenan ise sol eli ile belime
sarıldı bir ayağını benim bastığım dala diğerini ise daha
ilerideki bir dala koydu serbest kalan eli ile kirazları
toplamaya başladı. Ama rüzgar şimdi planları bozuyordu..
Ağaç çok kötü sallanıyor sıkça dengemizi bozuyordu. O sırada
aşağıdan gelen bir ses ile donup kaldık. Musa dayı gelmiş
tam altımızda eli belinde dikiliyordu. Sanki otursam mı
yoksa bu rüzgarda oturmaya değmez mi diye düşünüyordu. Kenan
ile göz göze geldik anlaşılan sessizce tüyme vakti gelmişti.
Yavaşça gömleğinin düğmelerini ilikledi. Başı ile bana gidelim
der gibi bir hareket yaptı ama ani sert bir rüzgarla ağaç
karşı yöne öğle bir eğildi ki benim sol ayağım mecburen
çatı ile ilişkisini kopardı düşecek gibi oldum ani bir refleks
ile sol elimle ne bulursam yakalamak üzere Kenan’a doğru
bir hamle yaptım neyse ki Kenan da boştaki sağ eli ile bir
dala tutunuverdi ben Kenan’a tutundum. Hacı yatmaz gibi
sallanan ağaçla birlikte sallandık bir süre. Rüzgar bir
an soluklandığında sol ayağımı bir dalın üzerine basabildim
ve sol elimi Kenan’dan çekip üstte bir dalı kavradım. Düşme
korkumuzu kısa bir süre atlatabildiğimiz o anda gözlerimiz
aşağıda Musa dayıyı aradı ama o gitmişti. İkimiz de biliyorduk
iki şık vardı ya o sert rüzgar onu içeri gitmeye ikna etmişti
ya da bizi fark etmiş çatıya doğru geliyordu. Hemen ya Allah
deyip bacaya uzandım ucu ucuna kavradım bacayı kendimi çatıya
çektim, Kenan elini uzattı tuttum o zıpladı ben çektim o
da çatıya çıkınca paldır küldür çatıdan aşağıya oradan bahçe
duvarının üstünden tarlaya koştuk. Yaklaşık elli metre kadar
tarlanın karşı yakasına koştuktan sonra bir an durup bahçeye
doğru baktık. Bahçenin bizden taraftaki köşesinde bir karaltı
vardı ama artık iyice karanlık çöktüğünden seçilemiyordu.
Biz en kötü ihtimali düşünüp bu kez yokuş aşağı tabanları
yağladık. Ezilen kirazları ve yaprakları ayıkladıktan sonra
kalanları paylaşıp yedik. Bu kadar heyecan yeter deyip evlerin
yolunu tuttuk. Gece boyunca uyku tutmadı o karaltı Musa
dayı mıydı? Şayet oysa evlere şikayete gelir miydi?
Ertesi öğleden sonra bu macerayı diğerlerine anlattığımızda
Seyit gülerek, “Yuh lan size ağaçta kiraz komamışsınız,”
dedi
-Yok be oğlum zor kaçtık bi halt yiyemedik ki? dedim.
-Valla ağaçta kiraz yoktu bugün, dedi Seyit.
-Lan kesin gördü bizi kalanları topladı sabahtan dedi Kenan.
Neyse olan oldu deyip karşı mahalleye top oynamaya gittik.
Orada kimseyi bulamayınca akşama dek sağda solda gezdik
durduk. Gün batarken hadi Japon kale oynayalım dedi içimizden
birisi. Musa dayının bahçesinin bitişiğindeki küçük çevrili
alana yöneldi herkes. Kenan ile ben bir an durakladık. Cemil,
“Gelin oğlum üstünüze alınırsanız daha beter batarsınız,”
deyince yiğitliğe bok sürmemek adına bizde diğerlerini takip
ettik. Ortalıkta kimse yoktu kaleleri kurup topun peşine
düştük. İlk oyun bittiğinde yokuş tarlaya doğru giderken
Musa dayının tok sesi ile irkildim. “Bebeler gelin kiraz
yiyin biraz”. Sadece ben değil herkes şaşkın bir ifade ile
sesin geldiği yere döndü. Koca bir tepside kirazlar bizi
bekliyordu. İkimiz doğal olarak tereddüt edip geride kaldık.
Musa dayı eğilip kirazların olduğu tepsiyi duvarın bizden
tarafına koydu. Doğrulup geride kalan Kenan’la bana bakıp
gülümseyerek, “Siz de gelin bir yerinizi kırmadan yiyin
arkadaşlarınızla,” dedi. Sonra dönüp eve doğru yürüdü. Kısa
bir duraksamadan sonra biz de diğerlerine katıldık. Seyit,
“Lan siz düşüp gebermeyesiniz diye toplamış dayım bunları
sayenizde yiyoz haa,!” dedi gülüştük Kenan, “Düşüp gebersek
sizi bahçeye ortak ederdi herhalde,” dedi. Gülüşmeler kahkahalara
dönüştü.
Anlaşılan dün gece Musa dayıyı da uyku tutmamıştı. Bizi
fark etmiş ama büyüklük gösterip bir şey dememiş çocukluğumuza
vermişti olan biteni. Ama sonra kendisini de hatalı bulmuş
olacak ki yıllar sonra ilk defa biz mahallenin çocuklarına
göz hakkımızı vermişti. Bu kendince öz eleştirisi ve bunca
yaşına rağmen hatalı gördüğü tutumunu değiştirmesi ise bambaşka
bir büyüklüktü. O günden beri ne zaman kabahatlerimin arkasındaki
alacakaranlığa baksam ürperti ile bir Musa dayı arar gözlerim.
Ve bana kucak açacak dostluklarımı paylaşabileceğim ve kabahatlerimden
kaçarken dönüp Musa dayıyı görebileceğim bir yokuş tarla
özlemi çekerim.
|