Şövalyelik ve Buşido
Günlük hayatımızda, birilerinin ölümünü görmek belki bize korku vermekte ve dehşete kapılmamıza neden olmaktadır. Yüzyıllar önce gözünü hiç kırpmadan ölüme giden insanlar, askeri sınıflar vardı ve bu onlar için sıradan bir şeydi. Olayların ve felsefelerin iç yüzünü bilmeden, o insanların kör olduğunu düşünmek bir nevi akılsızlık olurdu. Bu onların kendi egolarından kaynaklanmıyordu. Her iki askeri aristokrat sınıfına baktığımızda, bunun içinde çok derin anlamlar mevcuttu. Bireysel savaşçıların övülmesi ve yüceltilmesi, savaşma alışkanlığı düşünüldüğünde Froissart'ın kroniklerinde ve Heike Monogatari'nin bakış açılarında derlenecekti. Her iki topluluğun sahip olduğu bakış açıları, sahip oldukları mesleklerinin gerçeklikleri ve felsefeleri bazı kurallara tabi oluyordu.
Tüm bunlar, bir kural olarak, Avrupa'da şövalyelik, Japonya'da Edo döneminin ilk yıllarında buşido olarak isimlendirilecekti. Ama Japonya'da bunun temelleri yüzyıllar önce, en düşük rütbeli samuraylardan talep edilen sadakat ve cesaret üzerine atılmıştı. Bu kurallar belki o zaman yazılmamıştı, yazıya bağlı bir kurallar bütünü söz konusu değildi ama atalarının kahramanlıkları, bazı temel kuralların anlaşılması için ders niteliğindeydi. Bu kuralların anlaşılmamasının imkanı yoktu. Çünkü yüzyıllar boyunca ortaya koyulan değerler, kendiliğinden bir nevi örf ve adetler gibi etiket gibi yapışıyor, değişmez bir kural halini alıyordu.
Tüm bu kurallara ve bakış açılarına şimdiki modern dünya gözüyle baktığımızda, karşımıza bambaşka bir dünya çıkıyor. Günümüz insanlarına inanılmaz çekici, farklı, vurucu ve şaşırtıcı geliyor. Buşido ve şövalyelik, savaşın dehşet ve korkutucu yüzünün birbirinin kopyası iki kültürüne tekabül ediyordu. Bu öyle bir dünyaydı ki sivillere hiç yer yoktu ve seçkin askeri sınıfın mesleğini icra edişi, sivil insanlar dışında cereyan ediyordu. Öyle değerler ve bakış açıları söz konusuydu ki günümüz dünyası söz konusu görüşleri karşılamamış, karşı karşıya kalmamış ve bu ihtiyacı hissetmemiştir. Ama öyle anlar olur ki günümüz dünyası bu sınıfların yaptıkları şeyler için suçluluk duymuş olabilirler. Fakat bu olayların gerçekleştiği sırada yapılanlardan samuray ve şövalyelerin suçluluk duyması mümkün değildi. Görevleri, efendilerine itaatti ve söz konusu sadakatlerini göstermek onların ilk kuralıydı. Mesela, samuraylar yaptıkları şey ne olursa olsun, bundan hiç suçluluk duymaz ve benzer duyguları hissetmez. Buna Kore'de yapılan katliamlar da dahil.
Yoşino Cingoza'emon, 1592 yılında Kore'deki Pusan'ın düşüşünde, samurayların bir katliam partisindeymiş gibi davrandıklarını, çıldırmış samurayların kedi ve köpeklerin bile başını kestiğini yazmıştı. Çok önemli meseleler dikkate alınmış ve rapor edilmişti. Ama söz konusu olayları rapor eden bazıları, okuyuculara karşı bir kalkanı tutup savunur gibi bunların savaşın gerçekleri olduğunu söyleyebilmiştir. Ne de olsa top dumanlarının oluşturduğu sislerin kapladığı savaş alanında, bilinmeyen topluluklardan oluşmuş kaba askerlerin aralarında dövüştükleri bir savaştı ve bundan daha gerçekçi bir şey olamazdı!!! Gururlu samuraylar için savaş, kabul gören genel bir düşünceydi.
Buşido ve şövalyelik hakkındaki kroniklerde gözüken hakikatsizliğin en büyük öğesi, nadiren var olan savaş ideallerinin, yükseltilerek savaş tanımlamaları olarak abartılmasıydı. Hem Froissart Kronikleri, hem de Heike Monogatari'nin savaş bölümlerinde, söz konusu taslaklar yer almıştır. İlginç olan ikisi de aynı zamanlarda yazılmıştı ama görgü tanıkları mahiyetinde değillerdi. Pembe gözlüklerle manzaraya bakan yazar, “savaş nasıl olur?” mantığını işliyordu. Heike Monogatari eserinde Minamoto Yoşitsune, Taiheiki'de Kusunoki Masaşige'nin kahramanlıkları, sonraki nesilleri yönlendirecek, rehberlik edecek standartları temsil ediyordu. Ama bir yandan da sanki imkansız bir şeyler vardı.
Örneğin; Koncaku Monogatari'de okuyucuların aklına şu pasaj gelmelidir:
“Korkaklığın üstesinden gelmek için kendini, karını ve çocuklarını unutmalısın.”
Bu tema daha sonra Heike Monogatari'de görülmüştür:
“Savaşta bir anne baba yada çocuk katledilse ve öldürülse bile, doğu savaşçısı cesedin üzerinden geçer ve dövüşüne devam eder.”
Bu düşünce kelime kelimesine Taiheiki'de tekrar edilmektedir:
“Efendiler ve vasallar öldürülse bile sayıya bakmadan borçlarını ödemeli, bedenlerin üzerinden geçmeli.”
Yukarıdaki pasajlar, her seferinde tekrarlanan, idealleştirilen geleneğin örnekleridir.
Sengoku Ciday yani Savaşlar Dönemi'ndeki Japon savaşlarında samuray, piyadeler ve diğer birlikler arasında kombinasyon sağlanarak göz alıcı görünmese de başarılı olma ve savaşı kazanma ihtimali yüksek görünüyordu. Geçmişi düşünüp geçmiş örneklerin cazibesine kapılarak bireysel yeteneklerin sergilenmesi, samurayların aklında hala çok önemli bir yer tutuyordu. Böylece Kore'de olağanüstü kanlı bir çatışmanın görüldüğü Çungcu'nun ele geçirilmesiyle, 1184 yılındaki İçi no Tani Savaşı'na romantik bir kıyaslama yapılabiliyordu. 1597 yılında Çiksan Savaşı'nda saldırı kararının alınıp alınmamasında Nagaşino Savaşı'ndaki durumların örnek alınmasının büyük etkisi vardır. Eğer kitabımızda işlemiş olduğumuz Nagaşino Savaşı'nı dikkatlice okursanız bunun nedenlerini çok iyi anlarsınız. Çünkü söz konusu savaşta, Oda ve Tokugava birlikleri sayıca, nitelik olarak çok üstün olmasına rağmen Takeda Katsuyori onlara saldırmayı yeğlemişti. Heike Monogatari savaşa dair bir çok pasajın idealleştirildiği bölümlere sahiptir. Savaş, kahramanca meydan okumayla teke tek dövüşle başlar ve bütün dövüşler asilce, temiz ve şevkle idare edilir.
Her iki kültür, savaş alanında idealleştirilmiş davranışları ortaya koyabilmek için bazen ekstra yardıma ihtiyaç duymuştur. 1352 yılındaki Mauron Savaşı'nda Fransızlar, mevzilerini dik bir dağın üzerinde almışlardı. Onların amacı, uçuş imkansızlığının bilinmesiyle dövüşmek için istekleri arttırmaktı. Çünkü; dik bir dağın başında, arkanızı kaçmanızın imkansız olduğu bir yere dayarsanız ve kaçmanın tek yolu uçmak olursa, bu da imkansızsa, o mücadeleyi kazanmak için varınızı yoğunuzu ortaya koyacaksınızdır. 1570 yılındaki Çokoci kuşatmasında Şibata Katsuie, kaleyi ele geçirmek ve düşmanı oradan sürebilmek için kasten su depo varillerini parçalatmıştır. Böylece susuz kalacaklarını bilen askerler, kaleyi alabilmek için ellerinden gelen her türlü çabayı göstereceklerdi.
Savaş gerçekliğinin tarihsel sürecine bakıldığında, hoş olmayan noktalar da göze çatıyordu. Sürpriz şekilde gece saldırısı yapmak, binaları yakmak, bir anda piyade sürüleriyle saldırmak, zafere ulaşmak açısından açıkça, delikanlı gibi yüz yüze meydan okuyup savaşa çıkmaktan daha garantili bir durumdu. Minamoto Yoriyoşi, Kuriyagava'yı yaktığında kronikçi Mutsu Vaki haykırmıştır:
“Yaşlı liderin sadakati adına, kudretli bir rüzgar bahşet. Rüzgarı gönder! Alevleri büyüt!”
Öbür taraftan Avrupa'da gerçekleşen bir olay, yukarıdaki örnekle büyük benzerlikler göstermekteydi. Yüz Yıl Savaşlarının Fransız tarihçisi Denifle şöyle yazmıştı:
“Ateş İngilizler'in değişmez müttefikiydi.”
Samurayların bir çok kere şartların gerektirdiği ölçülerde ateşi kullanmalarının yanında, Brandenburg yöneticisi aynı hislere sahip olmalı ki kendi kültürlerinin bakış açısı altında, ateş için şu tanımlamada bulunmuştur:
“Ateş, Meryem Ana ilahisinin akşam duasını aydınlatması gibi savaşı da aynı şekilde aydınlatan bir şan vermiştir.”
Buşido ve şövalyelik arasındaki bir büyük fark, Japon tarafında nazik sevginin pek yer almayışıdır. Avrupalı şövalye, hanımına ait bir bileziği miğferine iliştirerek dövüşür, kavgada hareketsizlik olduğu zaman çabucak sone adı verilen koşuk okuyarak çarpışırdı. Bu noktada samurayların dengi değildi. Gikeiki eserinde Minamoto Yoşitsune'nin hayatından bahsedilirken kahramanın, genç bir kadını baştan çıkarışını aktaran bir bölüm vardır. Ama onun amacı, kadının babasından çok önemli Çin askeri bilgilerini içeren belgelerini ele geçirmektir. Samuray kahramanlığı açısından kadınların görünümüne bakıldığında, bir kale düştüğünde intihar ettikleri gibi kendilerini kurban ettikleri de görülmektedir. Sakasay Kalesi liderinin hanımı, kalenin bronz çanını kendi omuzları üzerinde kaldırıp kendisini kale hendeğine atmıştır.
İki askeri sınıf arasında görülen ortak noktalardan biri, herhangi bir sebepten dolayı ya da efendileri için kendilerini gönülleriyle öldürebilmeleridir. Bu davranış tarzını değil Japonya tarihinde günümüz Japonya'sında bile görmek mümkündür ve bir hatadan dolayı kendini öldürmek söz konusu olunca, akıllara gelen ilk toplum Japonlardır. Samuray döneminde buna seppuku adı veriliyordu. Yani Batı'da bilinen adıyla harakiri. Seppuku, arkadaş ve düşmanlar tarafından aynı şekilde taktire değer olarak görülen bir intihar töreniydi. Bu konu hakkında kitapta ayrıntılı tüm bilgiyi vermiştik. Fakat Avrupa'da bir savaş sonrası intihar örneklerine nadiren rastlanmıştır ve onlara göre bu soylu bir davranış değildir. Ama samuraylar için seppuku, en büyük onur örneğidir. Avrupa'da görülen nadir örneklerden biri, 1333 yılında Halidon Tepesi'nde kaybedilen savaş sonrası, bir çok İskoç'un kendilerini denize atıp kasten boğularak ölmeleridir. Çünkü bunu yapmazlarsa, kaderlerinin tutsaklıkta pek iyi olmayacağını biliyorlardı. Samuraylar tutsak olmanın utancından kaçmak ve hatalarını telafi etmek için intihar ederlerdi. Örneğin; Avrupalı şövalyeler 1461 yılındaki Kavanakacima Savaşı'nda Yamamoto Kansuke'nin kendisini öldürmesini ve bunu niçin yaptığını anlayamayacaktı. Söz konusu savaşı Yamamoto Kansuke planlamış, bu plan son derece yanlış olmuş, başarısızlığın sorumluluğunu üzerinde kabul ederek hayatına dramatik noktayı koyarak kendi canını almıştır. Ayrıca bir efendinin ölümünden sonra intihar vakaları görülmüştür. Örneğin; Ulsan'da Reizei Motomitsu, kılıç yarası aldıktan sonra ölmek üzereyken naginatasıyla kendi yakınındaki 15-16 düşmanını öldürmüştür. Bu olay, onun yandaşlarının büyük acısına neden olmuştur. Şiromatsu Zen'emonnoco, İgazaki Matabeinoco ve Yoşida Tarobei savaş esnasında orada değildiler ve onun öldürüldüğü savaşta yer almadıkları için büyük pişmanlık duymuşlardı. Onlar Reizei Motomitsu'nun cesedini aldıklarında çok güç bir durumda karınlarını açmışlar ve intihar etmişlerdir.
Samuray ve şövalyeler arasındaki en büyük benzerliklerden biri de, kendi inançları çerçevesi içinde sapasağlam durmaktı. Çünkü savaşçı kurallarının varlığı, onların gerçekten de seçkin bir kitle olduklarını anlamalarını güçlendiriyordu. 1592 yılında Kato Kiyomasa, Mançurya'ya saldırdığında onun tek motivasyonu, Japon cesaretinin acımasızlığını göstermekti. Namvon Kuşatması'nda Okoçi Hidemoto, piyade askerlerinden ‘bizim astlarımız' diye söz etmiştir. Bosworth Savaşı gazisi Lord Rivers, İspanya'ya yardım için gittiğinde bir İspanyol yazar İngiliz şövalyeleri için şu yorumu yapmıştı:
“Davranış olarak soğuk ve saldırgan bir adadan gelseler bile, kendilerinin dünyanın en kusursuz insanı olduklarına inanıyorlardı.”