Sivillerin Davranışları
Bütün çağlar boyunca savaşlar, ölüm ve yıkımı getirmiştir. Fransa'da Siyah Prens'in saldırıları 14. yüzyılda teröre sebep olmuştu. 1544 yılında İngiltere'nin güneydoğusundaki Surrey bölgesinin kontu, Sekizinci Henry'e ‘Edinburgh iyi yakıldı” demişti. 1593 yılında İrlanda'da Sör Arthur Chichester, Lough Neagh'a yapılan saldırı hakkında şunları aktarmıştır: ‘Her saldırımızda yüzlerce kişi öldürdük, sayısını bilemediğim kadar kişi de yakıldı. Cinsiyeti ve nitelikleri ne olursa olsun insanların canını bağışlamadık. Orada uzun bir zaman boyunca ateşi görmeyen ya da davulu duymayan bir çok insan terörü beslemişti.'
Bir savaş sonucunda yenilen ya da teslim olan şehir sakinlerinin üzerindeki yağmacılık ve hasar çok daha kötü olabilmekteydi. 1576 yılında İspanyollar tarafından yapılan Antwerp yağmasında, çılgınca tecavüzlere rastlanmış ve 7,000 kişinin malı yağmalanmıştı. 1579 yılında Maastricht işgal edildiğinde şehrin kadınları ve çocukları hayvanca ölümlere, tecavüzlere maruz kalmışlar, katledilmişlerdi.
Japonya'ya baktığımızda ve bir mukayese yapmamız gerektiğinde, samuray geleneklerine dayanarak çok farklı ve daha saygın bir durum söz konusuydu. Bu inanca neden olan şey, Japonya'daki savaşların daha çok iç savaşlar olmasıydı. Avrupalılardan daha kötü bir görüntü yoktu ve daha iyi görünüyorlardı. Ezilen köylüler, bir düşmanın sınırlarına kadar şehre ait sınırları kolayca geçebilirdi ve sivillere karşı bir zulüm uygulanmıyordu. Samuraylar, rastgele savaş ve ekonomik eziyetler konusunda bağışıklıydı Avrupalılara nazaran. Ama bir noktadan sonra köylülerin çekecekleri ekonomik eziyetler, vergilerin yüksekliği karşısında ezilmeleri ve kendilerini bir nevi haraca kesilmiş insanlar mahiyetinde hissetmeleri bazı sorunlara yol açabilecekti. Normalde bir kural vardı. Köylüler ve çiftçiler tarlalarını ekecekler, elde ettikleri ürünlerden, koku adıyla belli bir vergi verecekler ve karşılığında samuraylar tarafından korunacaklardı. Bu önemli bir istekti ve bunun sınırları zorlandığında, çiftçilerin zalim daimyolara karşı isyan ettikleri görülmüştür. Bunlardan 1637-38 yılında gerçekleşen Şimabara İsyanı, zalim Matsukura Şigemasa'ya karşı gerçekleştirilmişti. Burada ilginç bir nokta vardı. Söz konusu toprak sahipleri Hıristiyan'dı ve ellerindeki topraklar alınınca isyan etmişlerdi.
20. yüzyıla girerken Japon kuvvetlerinin yurtdışındaki davranışları, kıyımları büyük dikkat çekmişti ve Japon birlikleri, İkinci Dünya Savaşı yıllarında Asya'da büyük katliamlara sebep olmuş, kendisinden katlarca büyük Çin'i resmen fethetmiş ve bir çok ülkeye girmişti. Bu esnada uygulanan vahşetler, günümüz Japon insanı için büyük bir ayıp ve acı olarak karşılanmakta ve bu durumdan çok utanmaktadırlar. Ama söz konusu davranışların en önemli nedenlerinden biri de samuray geleneklerinden uzaklaşılması olarak görülmüştür. Gerçi o saldırılar yapılırken, Japonya ordusuna samuray ruhunun yerleştiği empoze edilmiştir askeri birimlerce, ama bu çok farklı bir samuray ruhuydu ve asıl samuray gelenekleriyle uyuşmuyordu.
Her militarizm tarihinde olduğu gibi Japonya militarizm tarihinin derinliklerine inildiğinde, şahit olmayalım ki yanlış bir şeyler olmasın ve sivillere zarar verilmesin. İlk savaşlar zamanına bakıldığında acımasız Tayra Masakado'nun bir çok sivilin evini yaktığı bilinir. Aynı örnekler Gempey Savaşı'nda da vuku bulmuştur. Ama bu davranışlar belli ilkelerin dışında olan olaylar olarak karşılanmıştır.
Takeda Şingen, 1569 yılında Odavara Kalesi'nden püskürtüldüğünde, ordusunu geri çekerken Odavara şehrini ateşe vermişti ama Toyotomi Hideyoşi, 1587 yılında Kagoşima'yı, 1590 yılında Odavara'yı aldığında Avrupalıların şehirler ve haneleri yağmalaması gibi bir olaya rastlanmamıştı.
Sivil ölümler, köylü ve çiftçi ordularına karşı yapılan savaşları da içeriyordu. Oda Nobunaga'nın Ikko tarikatına karşı harekat düzenlemesi ve Şimabara Ayaklanması'nın gerçekleşmesi gibi. Bu noktalarda askerler ve savaşçı olmayanlar arasındaki ayrım net değildi ve asiler, aileleriyle birlikte kendi kaleleri ve istihkamlarında korunuyorlardı. 1615 yılında Osaka Kalesi düştüğünde kaçınılmaz şekilde bir çok sivil ölmüştü.
Japonya'nın Kore Harekatı'nda bu olaylara çok farklı boyutlar da eklenmişti. Kore'de şehirler kalelerle birlikte güçlendirilmiş ve yalıtılmıştı. Çincu ve Namvon'daki çatışmalarda bir çok kişinin kellesi alındığı için, bir çok sivil ölümleri de meydana gelmişti. Bu konuda yazılmış sayısız notlar vardır ve yukarıda Ota Kazuyoşi'nin Kore'de yaptıklarından bahsetmiştik. Ota Kazuyoşi'nin iki kronikçisi vardı ve onun başından geçenleri yazıyorlardı. Bunlardan biri Okoçi Hidemoto, diğeri de Keinen diye çağrılan Budist bir rahipti. Keinen, onun Kore halkına verdiği eziyetten dolayı neler hissettiğini ve düşündüğünü bir günlüğe kaydetmişti. Keinen'ın bu günlüğü Japonya'da 1965 yılına kadar basılmamıştı.
Keinen günlüğünde, Namvon Kalesi'nin 1597 yılındaki düşüşünü, Okoçi'nin tanımladığından çok daha farklı şekilde yansıtmıştır. Şehir düştüğünde ve şehre baktığında yol kenarında kum taneleri gibi ölü bedenlerin serili olduğunu görmüştü. ‘Duygularım o kadar yoğundu ki hatta onlara bakamıyordum bile' dediğini biliyoruz. Öyle ki yoluna devam ederken, evlerin yakınlarında daha fazla ölü bedenler bulmuştu. Bu görüntü diğer alanlar ve dağlara kadar aynen devam ediyordu. Bu bedenler; masum insanların, kadın ve çocuklarındı. Vakizaka ailesinin tarih yazıcıları, söz konusu askeri operasyonun farklı katliamlarını da kayıtlara almışlardı.
“Bir gün boyunca gezindik, köyleri baştan aşağıya dolaştık, avlarımızı takip ettik ve dağlarda avladık. Ne zaman kıstırdıysak, onları toplu olarak katlettik. 10 gün içinde 10,000 düşmanı ele geçirdik ama başlarını kesmedik. Kafalarından çok burunlarını kestik. Vakizaka Yasuharu'nun birlikleri o zamana kadar 2,000'den fazla baş kesmişlerdi.”
İşte görüldüğü gibi, Kore İstilası sırasında tam anlamıyla bir katliam söz konusuydu. Bilindiği gibi bir samuray savaşçısı başarı elde etmek, vazifesini yerine getirmek, derecesini yükseltmek, mevki kazanmak ve lideri tarafından ödüllendirilmek istiyorsa, savaş alanında cesaret göstermesi gerekecekti. Bunu kanıtlaması için de savaşta gözleri bir şey görmeksizin savaşacak ve sayısız kelleler almaya çalışacaktı. Çünkü aldığı başlar, liderine bir hediye olacak ve cesaretinin kanıtları olacaktı. Bu Japonya İç Savaşları'nda sürekli görülen bir durumdu ama Kore İstilası'nda daha farklı olmuştu. Çünkü kafa kesilmesinin daha da ötesine gidilmiş ve burunlar da kesilmeye başlanmıştı. Çünkü o kadar çok kıyım yapılmıştı ki o kadar kafayı bir yere sunabilmek mümkün değildi.
1597-98 yılındaki İkinci Kore İstilası'nda bunun daha kaba bir örneği dikkatleri çekti. Çünkü kafa koleksiyonu yapmanın ötesine geçilmiş ve kesilmiş burun koleksiyonu yapılmaya başlanmıştı. Dediğimiz gibi binlerle ifade edilen ve buruna göre oldukça büyük görünen kelleleri bir yerde toplayabilmek, sayabilmek ve bundan bir sonuç çıkarabilmek çok güçtü. Bu denli kabalaşabilmenin iç yüzünde, Toyotomi Hideyoşi'nin hırsının büyümesinin olduğu söylenebilir ve ilk istilanın başarısızlıkla sonuçlanması onun hırsını büyütmüştü. İkinci Kore İstilası'nda Hideyoşi, eski Japon iç savaşlarında olduğu gibi ödül sistemini araya koymuş, askerlerinin sadakatlerini ve şahsi becerilerini en üstün şekilde kanıtlamalarında ısrarcı olmuştur. Ama onca kafanın bir gemiye yüklenip liderlerine sunulabilmesi, lojistik açıdan büyük sorunlara yol açıyordu. Bundan çıkışlı olarak Toyotomi Hideyoşi, burun koleksiyonunu kabul etmeye başlamıştır. Bu istek üzerine de korkunç ganimetler tuzlanmış ve tahta varillerde paketlenmiştir. Bu burunların her biri yokome-şu adı verilen Müfettişler Ünitesi tarafından titizlikle sayılmış ve kayıtlara geçilmiştir. Japonya'ya getirilen burun ganimetleri, Hideyoşi'nin Büyük Buda'sının yakındaki bir tepeciğe defnedilmiştir. O günden bugüne Kyoto'da bu olay sürekli konuşulmuş ve söz konusu yer, turistlerin cazibesinden uzak kalmıştır. Turistlerin görmekten kaçındığı ve artık çimenlerle kaplı olan mezarlığa Mimizuka adı verilmiştir. Yani; Kulaklar Yığını...
Buna rağmen, Kore'de Japonlara karşı savaşmış amiral Yi Sun Sin, günlüğünde kendilerinin Japonların kulaklarını toplayacaklarını ama bunun savaş alanında savaşan askerlerle sınırlı olacağını yazmıştır. Ama Keinen ve diğer samuray kronikçilerine göre savaşmayan kesimi de kapsıyordu. Diğer taraftan Motoyama isimli bir kronikçinin, kadın ve erkeklerin kesin olmayan demeçlerinden derlediğine göre, yeni doğmuş çocuklar da dahil olmak üzere hiç kimse sağ bırakılmamıştı.
Keinen'ın günlüğünde yer alan bir pasajda, Ulsan Kalesi istila edildikten sonra kalenin güçlendirilmesi için çalıştırılan işçilere baskı yapılmış ve kötü muamelede bulunulmuştur. Onlar Koreli tutsaklarla beraber yan yana çalışmak zorundaydı ve tutsaklarla birlikte aynı kötü muameleyi görüyorlardı. Onların alınyazısı Keinen'in merhametini harekete geçirmişti. Japonya ordusunda, makineli tüfek birliklerinden samuraylara, gemicilerden işçilere kadar herkesin ağır çalışma programına mecbur bırakıldığı anlaşılmıştır. Ama Keinen, askerler arasında bir şeye çok dikkat ettiğini not etmiş, baş kesmek fiilini isteksizce gerçekleştirdiklerini, bundan suçluluk duyduklarını, bu konu hakkındaki suçluluklarını paylaşamadıklarını, kesilen her başın köylülerde derin üzüntüye neden olduğunu ve kesilen başların yollardaki bazı noktalara asıldığını söylemiştir. Çinli ordular, Japonlar'a karşı savaşmak için varmadan Ulsan Kalesi'nin duvarları şiddetli baskı nedeniyle tamamlanmıştı. İşçilerin rahatlıkla harcanabileceği açıktı ve onlar yere düşene dek, güçsüz kalıncaya kadar çalıştırılıyorlardı. Asıl şaşırtıcı olan, orada çalışan kişilerin, aynı samuray liderlerinin Japonya'daki topraklarında çalışabileceklerini ummaktı. Çünkü, harekete geçen Çinliler'e karşı savunma hattını tamamlayabilmek, kısa dönemli bir amaçtı ve geleceğe dair hiçbir umut yoktu. Keinen şöyle devam etmektedir:
“Gündüz ve gece ayrımı yapılmadan, insanların şahsi güç sınırlarını zorlamaları ve aşmaları sağlanmıştı. Ufak bir hatada dahi dayak yiyorlardı. Bir çoğuna tanık oldum, tüm bunlar insanlara acı veriyordu.”
Keinen, 23 Aralık tarihini anlattığı günlüğündeki girişe, en umutsuz demecini yazar:
“Bu şeylerden çok korkuyorum, endişeliyim. Cehennem, buradan daha başka bir yer olamaz.”
Gözlemlere baktığımız zaman, hem samuray hem de şövalyeler tarafında çok karanlık pasajlar gözlere çarpmaktaydı. Bunlar belki gerçek olmayabilir. Şunu söyleyebiliriz ki bu açılardan samuraylar, Avrupalı benzerlerinden çok kötü değillerdi ama her iki askeri sınıf da sivillere davranış açısından iyi değillerdi.
