Samuray ve şövalyelerin bazı ortak noktalara sahip olduğunu belirtmiştik. Her iki askeri sınıfın savaş alanındaki konumlarına bakıldığında, aristokrat ve seçkin birimi teyit ettikleri görülebilir. Bunun yanında savaş alanında at kullanabilmekteydiler ve görünüşleriyle asil bir yapıyı gözler önüne sermekteydiler. Mesela bir samuray, şövalye gibi bir mızrak yerine ok kullanabilirdi ama şu bir gerçekti ki tarih boyunca iki askeri sınıf, kendi bireysel güçlerine layık bir rakibin peşinde olacaklar ve değerlerini gözler önüne sermek imkanını bulabileceklerdi. Bunu gerçekleştirebilmeleri için gerçekten de çok güçlü, yetenekli ve bireysel meziyetlere sahip olmaları yeterli olacaktı. Söz konusu benzerliklerinin onaylandığını Federico Fregoso'nun Il Cortegiano eserinde görmek mümkündür. Bu çalışmada şöyle bir pasaj aktarılmaktadır:
“Bir şövalye kalabalıktan kendisini soyutlayarak kendi aklını çalıştırmalı, dikkate değer sorumluluklar almalı, yürekli ustalığını sergilemeli, küçük bir birlik içinde dahi ne kadar asil bir adam olduğunu becerileriyle göstermelidir.”
Disipline edilip zenginleştirilmiş bir orduda, aristokrat duygu ve davranışlar söz konusu orduyu daha güçlü ve mükemmel hale getirebilirdi. Buradan mevcut ordu yapısına ek olarak gerçekten de seçkin ve aristokrat savaşçılara çok iş düştüğünü anlayabiliriz.
16. yüzyılın sonlarında Japon ordusunda daha kullanışlı savaş giyim zırhları benimsenirken ortak bir noktaya daha geliniyordu. Çünkü onlar sağlam ve rahat miğferler, kuştüyü boynuzluklar, çekici zırhlar ve savaş giysilerini giydiklerinde savaş alanında muhteşem bir görüntü dikkatleri çekiyordu. Hem samuray ve hem de şövalyeler bu yönleriyle savaş alanında mükemmel savaşçılıklarını görünümleriyle de pekiştirip korku ve karizmayı yansıtıyordu.
Dönemlerin aktarılmasında son zamanlarda abartı anlatımlardan dengeli anlatımlara geçilmişti. Eski dönemlerde gerçekleşip anlatılan olaylarda, bireysel kahramanlıklar daha çok dikkatleri çekiyordu ve sanki bir nevi abartı söz konusuydu. Heike Monogatari eserinde 14. yüzyılın savaş hikayeleri dikkate değer bir şekilde yansıtılıyordu. 1592-98 yıllarındaki Kore Savaşı'nda asil adamların gösterdikleri marifetler de hoş bir şekilde yansıtılmıştı. Çağdaş zamanların toplu savaşlarındansa bireysel başarılar ve teke tek savaşlar daha övgüye değer bulunuyordu. Bir kumandanın tüfekçilerini itinalı şekilde dizip savaşmasından ziyade, bireysel yeteneğe sahip bazı savaşçılar sinsi bir şekilde savaş alanında dolaşıyor olacak ve binlerce askerin ateş edip binlerce kişiyi düşürmesindense, bireysel birkaç savaşının birden fazla kelle alması daha dikkate değer görünecekti. İşte bu özellik, bireysel yetenekleri üzerinde toplamış olan samuray ve şövalyeler için fazlasıyla geçerli oluyordu. Örneğin; Okoçi Hidemoto 1597 yılında Japon samuraylarının Kore'yi istilasında Namvon Kalesi'ne karışık bir ordu götürmüştü. Ama gariptir ki burada en çok üzerinde durulan olay ve en çok önem verilen nokta, Okoçi Hidemoto'nun teke tek düelloda Koreli bir savaşçıyı öldürmesi olmuştur.
Peki söz konusu bireysel başarılar ne gibi bir kriteri ortaya koyuyordu? Hem Avrupa hem de Japonya'da bireysel zaferler, herhangi liderlerin ya da lider olabilecek kişilerin kişisel başarılarını içermekteydi. Fransa kralı Beşinci Henry'nin 1515 yılındaki Marignano Savaşı'ndaki bireysel başarıları çok iyi bilinir ve o yaşamını sağlam olan zırhına borçluydu. Yine aynı şekilde 1564 yılında genç bir savaşçı olan Tokugava İeyasu, Azukizaka savaşından döndüğünde zırhını çıkardığında gömleğinden üç kurşun düşmüştür. 1576 yılında Oda Nobunaga, İkko tarikatı savaşçılarına karşı harekat düzenlerken bacağından yaralanmış, üç yıl sonra onun en büyük rakiplerinden olan Takeda Şingen, Noda Kalesi'ni kuşatırken ateşlenmiş bir mermi yüzünden ölümcül bir yara almıştı. 1511 yılı Avrupa'sında İkinci Julius Fransız'lara karşı harekete geçtiğinde zırhlı bir papaya şahitlik edilmiştir ve Venedikli bir elçi, 1598 yılında Fransa kralı Dördüncü Henri'nin kişisel başarılarını övmüştür. Söz konusu kişisel başarılar, aynı dönemlerde yaşamış herhangi bir daimyo ile aynı koşullarda sağlanan ve onların elde ettiği gibi kazanılmış bir başarıydı. Dördüncü Henri'ye düzülen övgülere gelince ufak bir kısım:
“Savaş zamanı geldiğinde o, büyük bir kumandan ve gerçek bir kral olarak çağrılıyordu. Sayısız mermi ve top ateşi altında kaygısız şekilde rahatça hareket ediyordu ve sanki bir düğüne gider gibi neşeliydi. Alabileceğinden daha fazla riskleri alıyordu.”
Japonya'daki savaşlarda en büyük kişisel başarı, savaşa ilk başlayan kişi olmaktı. 1184 yılındaki İkinci Uci Savaşı'nda, iki samuray nehrin karşısına geçmek için atlarını yüzdürerek, karşı tarafa ilk ulaşmanın onuru için yarışmışlardı. Bu mücadelede eğeri gevşek olanın mücadeleyi kaybettiği su götürmez bir gerçek oluyordu. 1592 yılında kumandanlardan Hosokava Sadaoki, Çincu Kalesi'nin duvarına yerleştirilmek istenen merdivenin altına yardımcı olmak için girmiş ve ona katılmak isteyen birkaç piyadeyi kafasını kesmekle tehdit etmişti. 1600 yılında Gifu Kalesi'ne yapılacak saldırı ertelenmişti ve iki kumandan, kaleye ilk kez saldıracak öncü kuvvetlerine kimin liderlik edeceği konusunda tartışmıştır. Çünkü yukarıda da dediğimiz gibi, ilk defa saldırmış olanın büyük bir onuru söz konusuydu ve ilk saldıran olmak için her şey yapılıyordu. Tartışmaların sonucunda ortak bir karara varılıyordu:
Aynı anda yapılan bir saldırıyla, bir kumandan kalenin ön tarafından saldıracakken diğer kumandan da arka taraftan kaleye saldıracaktı. Ama burada asıl dikkat çekici olan şuydu: Her iki birlik aslında aynı orduda savaşan birlikler olsa da birbirlerine bir nevi rakiptiler. Çünkü bu sefer kaleye sancağı ilk olarak dikmenin bir mücadelesi söz konusuydu.