AŞK, SAVAŞ, YÖNETİM ve İMPARATORLUK

Atilla ÇELİK


Çok eski çağların imparatorluk dönemleriydi. Yaşlı yerkürenin her bir yanına karanlık gökyüzündeki mavi yıldızlar gibi imparatorluklar serpilmişti. Bu imparatorluklar arasında yer alan Yvestand İmparatorluğu kendisine önemli bir yer edinmişti. Barışçı bir yöntemle yönetiliyordu fakat düşmanların sınırsız çıkarları imparatorluğu savaşmak ve kan dökmek zorunda bırakıyordu. Kral Aryas, Kraliçesi Elorin ile imparatorluğunu adil bir şekilde yönetiyordu. Halk çok memnundu onlardan. Herkese yardımcı olmaya çalışıyorlardı ve kararlarında daima mütevazılık ve adalet söz konusuydu. Çok da mutluydular. Ama Kral Aryas'ın bir mutsuzluğu vardı. İki tane kızı vardı ve hiç erkek evladı olmamıştı. Kraliçe Elorin bu duruma çok üzülüyordu ve bir erkek çocuğu istiyorlardı. Kral Aryas; yapılı, uzun boylu, aslan yeleli uzun siyah saçlı, çelik mavisi gözlü, sert görünüşlü ama içten çok yumuşak olan, kendine özgü kuralları olan, sadakatsizliği asla affetmeyen çok güçlü bir kraldı. Kraliçe Elorin; balık etinde, kadınlara nispeten uzun sayılabilecek boya sahip, belini aşan dümdüz, ipince telli, altın sarısı saçlara sahip, koyu yeşil gözlü, bir tanrıça kadar güzel bir kadındı. Kral Aryas'ı bir çok yönüyle tamamlıyordu. Mutlu bir beraberlikleri vardı. Kızları Prenses Liliu ve Prenses Glorin yaşamlarına renk katmıştı. Ama bir erkek evlatları olmamıştı. Kral Aryas geleceği düşünüyordu. İmparatorluğunun geleceğini... Soyunu ve imparatorluğunu devam ettirebilmesi için erkek çocuğa sahip olmalıydı. Diğer krallar haremlerinde buna çözüm buluyorlardı fakat Kral Aryas onlar gibi değildi. Eşine sonsuz sadakatle bağlıydı, ondan başkasına dokunmazdı.

1,5 YIL SONRA

Kraliçe Elorin hamileydi. Bir çocuk sahibi olacaklardı ve erkek olması için tanrıya dua ediyorlardı. Elorin bazen kocası Aryas'ın güçlü ellerini tutarak karnına götürürdü ve "Hissediyor musun Aryas? Ne kadar da güçlü tekmeliyor. Galiba bu bir erkek olacak" diyordu. Aryas'ın içi içine sığmıyordu. Elorin'in alnından öperek "Umarım öyle olacak Kraliçem" diyordu.
Kraliçe sarayda sabah yürüyüşünü yaparken birden sancılanmıştı. Hemen onu odasına almışlardı. Aryas gelecek cevabı merakla bekliyordu. "Tanrım bana bir erkek evlat bahşet" diye sürekli dua ediyordu. Sonra ebe göründü:
- Kralım, bu en mutlu gününüz olacak galiba. Tanrı duanızı kabul etti. Bir oğlunuz oldu.
Aryas gözlerine inanamıyordu. Dış görüntüde çok sert olan Aryas inanılmaz inceleşmişti. Eşinin yatağına gitti. Onun kollarında oğlunu gördü. Kendi kanını... Elorin'i alnından usulca öptü, "teşekkür ediyorum sana Elorin'im, bana bir erkek çocuğu bahşettiğin için"... Mutlulukları gözlerinden okunuyordu. Aryas bebeğini kollarına aldı. Yüzüne baktı. Hem kendisinden, hem de Elorin'inden çok şeyi barındırıyordu. Bebek ağlamasını kesmiş ve usul usul bakıyordu, garip bir ağırlığı vardı. Sanki içinde bir çok gizemi barındırıyordu. Aryas bu mutluluğunu, o an saray önünde toplanmış olan insanlarla paylaşacaktı. Elorin, oğlumuzun adı ne olacak diye Aryas'a sordu. Aryas da halk önüne çıkarak bebeklerini onlara göstereceğini ve ismini tüm gücüyle onlara haykıracağını söyledi. Aryas kucağında oğluyla odadan ayrıldı. Saray kapısının önündeki büyük meydanda devasa kalabalık müjdeli haberi bekliyordu. Aryas elinde bir bebekle göründü:
- Sevgili halkım ve askerlerim. Tanrı en sonunda dualarımızı kabul etti ve bir erkek çocuğumuz oldu. Artık gönül rahatlığıyla yaşayabiliriz. Bu imparatorluğun varisi var artık. Geleceğimiz ve ülkemiz emin ellerde. Geleceğin kralını sizlere takdim ediyorum ve ona koyacağım ismi sizlere haykırarak paylaşmak istiyorum.

Aryas var gücüyle ismi haykırdı:

- Oğlumun adı: Athillian

Aryas oğlunu havaya kaldırdı, insanlar büyük bir coşkuyla haykırıyorlardı... Güneş gökyüzünü yırtarcasına ışıklarını saçıyordu ve en güçlü ışıkları, havaya kaldırılmış olan Athillian'ın suratını aydınlatıyordu. Ufacık gözlerinde derin bir bakış vardı. Büyük bir geleceği yansıtıyordu. Daha şimdiden güçlü bir iradenin belirtileri masum suratında aydınlanıyordu...
Athillian ismi yatağında yatmakta olan Elorin'in bile kulağını çınlatmıştı.Ve içinden dua etti:
- Sevgili bebeğim Athillian. Tanrı her zaman seninle olsun, sana güç, kudret ve doğru kararlar alma yetisi versin. Daima mutlu ve güçlü ol. Halkını yücelt.
İmparatorluğun kahinleri, yeni doğum sonrası yıldızlarda bir takım hareketler gördüklerini söylediler. Athillian'da büyük bir gelecek görüyorlardı. Gelecek, Yvestand İmparatorluğu için ışıl ışıl parlıyordu. Athillian dünyayı değiştirecekti. Bunu yıldızlar da hareketleriyle haykırıyorlardı.

25 YIL SONRA

Kıyasıya bir kör dövüşü oluyordu. Kılıç sesleri, cesetlerle dolmuş ve kanlarla ısınmış cehennemi ovada yankılanıyordu. Genç bir savaşçı, "Tanrım kollarıma ve çelik kılıcımı tutan bileğime güç ver" diye gür sesi ile haykırarak sert ve seri hamlelerle hasımlarını yere seriyordu. Kılıcı tutan el, kılıca gücü veren de bilekti. Galibiyet yakındı. Genç savaşçı, düşman ordusunun komutanına ulaşmak üzereydi. Onun işini bitirirse, düşmanın morali bozulacak ve savaş galibiyetle son bulacaktı. Komutanı kendisine saldırırken gördü ve hemen savunma durumuna geçti. Komutan çok tecrübeliydi. Genç hasmının yaşı kadar uzun yıllarda savaşta ömür tüketmişe benziyordu. Genç savaşçı kollarına bir kaç çizik aldı. Bu onun öfkesini kabartmıştı ve karşı saldırıya geçti. Seri hamlelerle tecrübeli komutanı kapana kıstırmış gibi bunaltmaya başladı. Ve öyle bir şey oldu ki göz açıp kapayıncaya kadar geçen sürede, genç savaşçı komutanın kol ve bacaklarında derin yaralar açmış ve son bir hamle ile hasmının kellesini vahşi kokulara bürünmüş toprağın üzerine düşürmüştü. Sonra da vücudunu... Düşman askerleri umudunu yitirmiş ve kaçmaya başlamıştı. Kalanlar da sırayla kılıçtan geçirildi. Düşman ordusu bunu hak etmişti. Aynı ordu Yvestand'ın Thuls eyaletini kana boğmuş; yaşlı, çocuk, kadın demeden kılıçtan geçirmişti. Bunun hesabı sorulmuştu. Çıplak ve kanlı tenleri yakan güneş genç savaşçının üzerinde parlıyordu. Zayıf fakat uzun boylu, güçlü yapılı gencin bal sarısı, düz ince telli, ön tarafları örülmüş ve sırtından aşağıya uzanan uzun saçları ışıl ışıl parlıyordu. Garip bakışlara sahip ela gözleri güneş ışığı ile yeşil bir yıldız gibi ışıldıyordu. Genç adam kılıcındaki kanları sildi, sonra da suratına sıçramış olan kanı temizledi. Saf çelikten yapılmış, gümüş işlemeli, uzun ve ağır kılıcını havaya kaldırarak "Zafer ve gün bizimdir" diye haykırdı. Askerlerinin zafer çığlıkları gökyüzünü kaplamıştı...

SAVAŞ SONRASI

Genç savaşçı Kral Aryas'ın karşısına çıktı:
- Kralım, Thuls şehrimize unutamayacağımız ve daima acı ile anacağımız vahşeti uygulayan Asgaroth İmparatorluğu ordusu yok edilmiştir. Komutan Vrostlav'ın kellesini de size haberdar etmek isterim.
Kral tahtından kalktı ve genç savaşçıyı omuzlarından tutup memnuniyetini belirtti ve konuşmaya başladı:
- Oğlum... Athillian... Genç yaşına rağmen büyük başarılar elde ettin. Komuta ettiğin ordularımız her savaştan galibiyetle döndü ve ülkemizi daima güçlü tuttun. Genç olmana rağmen, bir çok bilgi ve tecrübe ile donatıldın. Artık yavaş yavaş kral olmaya hazırsın ve içim çok rahat. Yarın öbür gün hayata gözlerimi kapadığım zaman içim çok rahat bir şekilde tanrı katına çıkacağım. Seninle gurur duyuyorum.
Genç savaşçı ve geleceğin kralı Athillian, saygıyla babasının önünde eğilerek kapıdan çıktı. Dinlenmek üzere odasına giderken annesi Kraliçe Elorin'i gördü. Annesi sıkı sıkı oğluna sarıldı.
- Oğlum, tanrıya şükürler olsun ki yine sağ salim aramızdasın. Savaşta geçen her bir anın benim en acı dolu ve kederli saatlerim oluyor. Seni karşımda görünce en mutlu saatlerim oluyor. Canım oğlum benim.
Athillian, annesinin upuzun altın sarısı saçlarını okşayarak yanağından öptü ve "seni çok seviyorum anne" dedi. Yorgundu ve dinlenmesi gerekiyordu. Odasına doğru ağır ama güçlü adımlarla yürüdü. Elorin yorgun oğluna arkadan baktı. Bazen oğlunu hiç anlayamıyordu. 25 yaşına gelmişti, oğlunu soylu bir kızla evlendirmek istiyordu ama Athillian yanaşmıyordu. Xintyha İmparatorluğu dost imparatorluktu. Xintyha Kralı Erimir'in Silverin isminde çok güzel bir kızı vardı. Kraliçe Elorin, Silverin'ı şatolarına davet etmiş, oğluna göstermek istemişti. Athillian onu görmüş fakat oralı bile olmamıştı. Oğlu Athillian'ı hiç anlamıyordu. Dünyalar tatlısı kızı, oğlu beğenmemişti. Hiç kimseyi beğenmemişti ki. Sanki hayatında kimseyi istemiyordu.

ZAMANLAR GEÇER

Kral Aryas iyice yaşlanmıştı. Ölümün sıcak kanatları onu tanrının katına ulaştıracak gibiydi. Aryas'ın içi rahattı. Arkasında çok güzel bir gelecek bırakıyordu. Ve bir gün huzurlu bir şekilde Tanrı'nın yanına gitti. Oğluna en büyük nasihati; insanlara daima adaletli yaklaşmasını istemesiydi. Bir de bizzat kendisini tamamlayacak, her açıdan yardımcı olacak eşi Elorin gibi güçlü bir kraliçeye sahip olmasını tembihlemişti. Bu kraliçe hem oğlu Athillian'ı hem de imparatorluğu yüceltmeliydi.


BİR YIL SONRA

Aryas'ın çürümüş bedeni Yvestand topraklarında yatıyordu ve ruhu da tanrı katındaydı. Onun yerini kendisi kadar güçlü olan Athillian almıştı: “Kral Athillian!”

Athillian bir gün komşu imparatorluk Calibran'a diplomatik bir ziyarette bulunmak üzere yolculuğa çıktı. Yvestand sınırlarındaki Willow Dağları'ndan geçerken bir takım sesler duydu. Adamlarıyla birlikte atlarını son sürat sürerek sesin geldiği yöne doğru yaklaştılar. Asiler, kendi krallığına ait olan bu dağ kasabasında vahşet uyguluyorlardı. Asiler imparatorluğu için her zaman bir tehdit unsuru olmuştu. 100 kadar adamıyla dağ kasabasına girdi ve asilerle sıcak bir çatışma başladı. Çatışma sürerken çok tiz bir genç kız sesi duydu. Çığlık çığlığa bağırıyordu yardım dilercesine. Athillian sesin olduğu yere doğru yöneldi ve asilerin liderini genç bir kızı kaçırmak isterken gördü. Kız karşı koyuyordu asi lidere. Athillian kılıcını çekerek kıza sahip olmak isteyen asiye doğru yöneldi. O da Athillian'a yöneldi. Athillian, kızın çekilmesini söyledi ve asiye ölümcül kılıç darbesini indirdi. Asinin vücudu yarılmış, vücudunu yarıp geçen kılıç atın sırtında derin bir yarık açmıştı. Diğer adamları asileri temizlemişlerdi. Dağ kasabasını ölüm sessizliği kaplamıştı. Ortalık ağlayan kadın ve çocuk sesleri, derin acıdan haykıran erkek sesleri ile kaplıydı. Athillian atından indi ve genç kıza doğru yöneldi. Kız yerde duruyordu ve şok geçiriyordu. Yaşadıkları onda büyük yara açmıştı. Kızın uzun, dümdüz ve güneş gibi parlayan simsiyah saçlarının arasında ay gibi parlayan suratı derin bir acı içindeydi. Saçları yüzünü kapatmıştı. Athillian elini kıza uzattı ve onun kalkmasına yardımcı oldu. Kız ağır bir şekilde saçlarını eliyle arkaya attı. Athillian genç kızın yüzünü daha açık görüyordu şimdi. Daha önce hiç hissetmediği şeyler hissetti. İçini garip bir duygu kapladı. Kız kimin karşısında durduğunu bilmiyordu. Genç kral ona büyük bir şefkatle baktı ve sordu:
- Adın ne senin, genç hanım!
- Dahlia!
Athillian bir kaç adamını kasabaya yardım çağırmak için krallık merkezine gönderdi ve kasabaya yardım etme sözü verdi. Bu insanlardan o mesuldü. Yerde yatan çocuk cesetlerini görünce derin bir öfke ve acı duydu. Bıkmıştı bu savaşlardan, başı boşluklardan. Ve Dahlia'ya baktı. Garip bir etki altına girmişti. Bir şeyler onu çekiyordu sanki. Onunla bir kaç şey konuştu, şu an işinin olduğunu ve yakın bir zamanda yeniden geri döneceğini söyledi. Atına atlayıp Calibran'a doğru yola koyuldu. Arkasına doğru baktığında tekrar Dahlia'yı gördü ve içinden bir ses geri döndüğünde kendisinin onunla konuşmaya devam edeceğini söylüyordu.

1 HAFTA SONRA

Athillian, sarayındaki odasında düşünüyordu. İçinden bir ses Willow Dağları'na gitmesini söylüyordu. Willow'a doğru yola çıktı. Dağ kasabası kendisini toparlamış gibiydi. Kasabanın yanındaki ufak gölün yanında Dahlia'yı gördü. Kovalara su dolduruyordu. Athillian atından indi ve ona doğru yürüdü. Konuşmaya başladılar. Sonra kısa adımlarla yürümeye başladılar. Batmakta olan güneş, Dahlia ve Athillian'ın sırtına son ışıklarını vuruyordu. Sanki yeni bir başlangıcı müjdeliyordu. Kuşlar daha güzel ötüyorlardı ve çiçekler daha güzel açmaya başlamışlardı. Ayak bastıkları her yere sanki bir canlılık geliyordu. Son ışıklar, Dahlia ve Athillian'ın gölgelerini yeşil otlarla kaplanmış toprağa yansıtıyordu. Artık daha yakındılar birbirlerine.

5 AY SONRA

Sabahın ilk ışıkları Yvestand'ı aydınlatmıştı. Günün başlangıç saatlerinin sessizliği "Athillian, Athillian" sesleriyle bozuldu. Yvestand'ın yeni kraliçesi Athillian'ı çağırıyordu. Athillian, sarayın bahçesinde gezinmekte olan kraliçesine doğru yürüdü ve "efendim Dahlia" dedi.
- Athillian, şu çiçeğe bakar mısın? Bunu ilk kez görüyorum. Ne kadar güzel değil mi?
- Hımm, biliyor musun canım? Benim hiç vaktim olmuyordu bunlarla ilgilenmeye. Bazı güzellikleri göremiyordum. Gözlerim örtülü gibiydi. Seninle beraber olduğum günden beri hayatım bu bilemediğimiz çiçek gibi güzelleşti.
Dahlia utangaç ve masum bir şekilde bakışlarını yere çevirdi. Athillian, elini Dahlia'nın çenesine doğru uzattı, yukarıya doğru kaldırdı ve saçlarını usulca okşayarak sırtına serpiştirdi.
- Sen, o ne olduğunu bilemediğimiz çok güzel dediğin çiçekten bile daha güzelsin.Her açıdan...
Usulca burnuna bir buse kondurdu. Athillian'ın annesi Elorin, bu görüntüyü odasından izliyordu. Oğlu hiç bir imparatorun kızına yanaşmamıştı ve oğlunun kaderi, bir imparatorluk şatosunda değil de Willow Dağları'ndaki şirin bir kasabada çizilmişti. Savaşlarda o kadar kan dökmüş, nice vahşilikleri yaşamış, gerektiği yerlerde acımasız ve gaddar olan oğlu, babasını bile sevgi konusunda geride bırakmıştı. Kraliçesi Dahlia'yı inanılmaz seviyordu. Bu kız oğluna çok şey kazandırmıştı. Aryas'ın da dediği gibi:

"Kraliçen seni tamamlamalı, imparatorluğumuzu ve seni yüceltmeli"

Yvestand, Kraliçe Dahlia ile daha da güzeldi. İmparatorluk halkı çok memnundu yeni kral ve kraliçelerinden. İmparatorluğun el attığı her toprağa huzur geliyordu. Kral Athillian, Kraliçesi Dahlia'nın kendisine kazandırdığı merhametle her açıdan güçlü, huzurlu ve mutlu bir imparatorluk bünyesi oluşturmuştu. Yerküre üzerindeki en güçlü parıldayan mavi yıldız Yvestand imparatorluğuydu. Tüm dünyanın kaderi bu imparatorluğun ellerindeydi. Dünyayı tehdit eden tek bir şeytani güç vardı. O da Xenoxia İmparatorluğu'ydu. Tüm şeytani güçler ve nefret tohumları bu imparatorluğun içinden çıkıyordu. Yvestand'ı büyük bir tehdit beklemekteydi. Dünyayı da... Eğer Xenoxia İmparatorluğu'na engel olunamazsa karanlık güçler dünyayı gücü altına alacak ve insanları bir son bekleyecekti. Xenoxia'lılar, Yvestand'ın Lorelian Eyaletinde büyük bir vahşet yaşatmışlardı. On binlerce insan, büyü güçleri ve karanlık güçlerin pis tohumları tarafından ortadan kaldırılmıştı. Bu durum Athillian'ın içini acıtıyordu. Bir çok Yvestand savaş casusu ülkenin dört bir yanına dağılmıştı ve Xenoxia'nın muhtemel saldırı yerini belirlemeye çalışıyorlardı. Doğu'dan gelen bir Yvestand casusu kötü bir haberle gelmişti. Yvestand'ın en önemli eyaletlerinden olan Loridas büyük bir tehdit altındaydı. Athillian şehir dışında ordunun toplanmasını emretti ve Loridas'a doğru sefere çıkacaktı. Kraliçesi Dahlia uyuyordu. Onu uyandırmak istemedi. Ona haber vermeden gitmeyi düşünüyordu. Onun uyurken ki bebek suratına baktı ve terli alnına bir buse kondurdu. Dudaklarında tuz tadını duyumsadı. Ne kadar da masumdu? Uzun uzun o güleç yüzüne baktı. Bir an uyanır gibi oldu ama uyanmadı. Kraliçesinin baş ucuna, onun en sevdiği çiçeği koydu. Saçlarını okşadı ve kokusunu içine çekti.
Ordu Loridas'a varmıştı ve burada çok küçük bir düşman ordusuyla karşılaşmışlardı. Halbuki çok büyük bir güçle gelmişlerdi. Hem de şehir merkezini zayıf bir durumda bırakmayı göze alarak... Ama bir tuzaktı bu. Çok tehlikeli bir tuzak... Athillian'ın beyninde şimşekler çaktı ve ordusunun büyük bir kısmını alarak imparatorluğunun merkezine doğru son sürat at sürmeye başladı. Şatosunda büyük bir tehlike hissediyordu. Kraliçesini, annesini ve halkını düşünmeye başlamıştı. Şehre doğru yaklaştığında alev parıltıları ve siyah dumanlar yükseliyordu. Şehre büyük bir zarar verilmiş, bir çok insan öldürülmüş ve kraliçesi kaçırılmıştı. Onu odasında göremeyince, baş ucuna koyduğu çiçeğin pis ayaklarca çiğnendiğini görünce lanetler savurdu. Attığı çığlık şatonun duvarlarında yankılanmıştı. Bu Xenoxia imparatoru Dalgadhur'un işiydi. Çok tehlikeli biriydi Dalgadhur. Büyü güçleri de vardı.
Athillian'ın gözleri dönmüştü. Eğer Dahlia'sına zarar verirlerse onları en ufak hücrelerine kadar toz parçasına dönüştürecekti. Dahlia'nın Xenoxia'da Dalgadhur'un şatosuna kaçırıldığı haberi geldi. Dünyanın en karanlık güçleri kraliçesini esir etmişlerdi. Annesinin iyi olması bir nebze içini rahatlatmıştı, aksi bir durumda alacağı hali düşünmek bile istemiyordu. Annesine sıkı sıkı sarıldı ve uzun süre öylece durdu. O an düşündüğü şeyler o kadar derindi ki yılların düşüncelerini sarılma anına sığdırmıştı sanki. Athillian büyük bir hazırlığa girişti. Ve en organize güçleriyle Xenoxia'ya doğru yola çıktı. Hiç kimsenin düşünemeyeceği bir çılgınlık yapıyordu. Sanki mantığını kaybetmiş gibiydi.
Uzun bir yolculuktan sonra iki ordu karşı karşıya geldi. Ve bir anda vahşi sesler savaş alanını kapladı. Athillian çok öfkeliydi. Ani ve seri hareketlerle karşısına çıkan herkesi sinek gibi eziyordu. Savaş alanı kan ve ceset gölüne dönmüştü. Kesilmiş iç organlar toprağın bir parçasıymış gibi yerde duruyordu. Savaş çok çetin geçiyordu ve ibreler Yvestand lehindeydi. Athillian, büyük bir yemin etmişti. Hayatı pahasına da olsa Xenoxia kralı Dalgadhur'a en büyük vahşeti yaşatacaktı. Ve Dahlia'sını kaçıran çürümüş suratlı Dalgadhur'u gördü. Büyük bir nefretle ona doğru harekete geçti. Hiç kimse Dalgadhur'a yanaşamıyordu ama Athillian'ın gözlerini kan bürümüştü. Kraliçesi için tek kolu da kalsa sonuna kadar savaşacaktı. Karşı karşıya geldiler. Kılıçlar havada kavis çizerek ve korkutucu sesler çıkararak karşılıklı hamleler yapıyordu. Bu kör dövüşü çok uzun süreceğe benziyordu. Dalgadhur, Athillian'ı kıstırmaya başlamıştı ve Athillian güçten düşüyordu. Dalgadhur sanki her geçen dakika daha da güçleniyordu. Şeytani güçlerin ona sağladığı bir avantajdı bu. Athillian doğal güçlere sahip bir insandı. Dalgadhur, iğrenç tıslamalı sesiyle var gücüyle hasmına kılıcını savuruyordu. Athillian darbeleri karşılamaktan yorgun düşmüştü. Dalgadhur ani bir hareketle hasmının sol omuzundan jilet gibi geçti. Hasmının gözleri karardı, güçten iyice düştü ve dizleri üzerine düştü. Kılıcını yere sabitleyerek dengede durabiliyordu. Dalgadhur yılan gibi tıslamasıyla ona kudurarak atıldı ve Athillian'ın sağ bacağında yara açtı. Athillian kan döküyordu. Kanı, Xenoxia'nın pis toprağına akıyordu. Ölüm vakti yaklaşmış gibiydi, yere kapaklanmak üzereydi ve yere düştü. Bir ölüden farksızdı. Sanki her şey bitmişti. Gözlerinin önünden nice savaşlar, hayatından kesitler geçmeye başladı. Dahlia'yı ilk gördüğü, onun suratına ilk kez derin derin baktığı, gülücüklerinin dolduğu ve utangaç gülümseyişlerini hatırlatan siluetler gözlerinin önüne geldi. Gözlerindeki karanlık birden yavaş yavaş kaybolmaya başladı. Esrarengiz bir güç kaplamaya başladı vücudunu. Çok uzaktan gelen beyaz ışıklar gözlerindeki karanlığı yutmaya başladı. Kraliçesinin kendisine verdiği bir güçtü bu. Ve Dalgadhur'un alaycı gülüşlerini tekrar duymaya başladı. İçini büyük bir nefret kapladı ve duyduğu öfke ona güç vermeye başlamıştı. Yerden kalktı ve kılıcını daha sıkı kavramaya başladı. Athillian şimdi tam melek savaşçıyı andırıyordu. Önden örülmüş uzun sarı saçları kandan kızıllaşmıştı. Büyük bir güçle Dalgadhur'a atıldı. Öfke tüm benliğine hakimdi. Kılıç darbeleri jilet gibi gidip geliyordu ve Dalgadhur'un alaycı gülüşleri korkuya dönüşmüştü. Athillian çevresinde hızlı bir şekilde dönerek kılıcıyla bir kavis çizdi. Hasmının kılıcı tutan eli artık yoktu. Seri hareketlerle rakibinin kollarını omuzlarından ve bacaklarını diz kapaklarından ayırdı. Dalgadhur kopmuş diz kapakları üzerinde dikilmiş bir şekilde duruyordu. Athillian, onun kafasını saçlarından tuttu ve hançerini çekerek boğazına sapladı. Şeytani rakibi uğultulu bir ses çıkardı. Kanlar oluk gibi boşalıyordu delinmiş boğazından. Kral kılıcıyla rüzgar gibi ses çıkartarak bir hamle yaptı. Onun kafası artık Athillian'ın elindeydi. Athillian, savaş alanında gökyüzüne baktı ve kızıllaşmış ayı gördü. Kafayı havaya kaldırıp, gökyüzüne uzatarak kulakları sağır edici bir çığlık attı. Ve kraliçesi aklına geldi:

“Dahlia...”

Onu bulmalıydı. Son kalan gücüyle Dahlia'nın bulunduğu yeri aramaya başladı. Gittikçe kan kaybediyordu ve adamları kraliçesinin nerede olduğunu öğrenmişlerdi. Bizzat kendisi giderek kraliçesinin esir tutulduğu yere ulaştı, karşısına çıkan herkesi katletti ve kraliçesinin kapatıldığı odayı buldu. Onu gördü. Yatakta oturuyordu. Athillian uzaktan elini ona doğru uzattı ve yere düştü. Son gücüyle gözlerini açtı. Dahlia korku dolu gözlerle ona doğru koşuyordu ve bu görüntü yavaş yavaş karanlığa boğularak kayboldu.

9 GÜN SONRA

Yvestand'ın yeşilliklerle kaplı en yüksek tepesinde tatlı bir ses duyuldu:

- Athillian, şuradan bakar mısın? İmparatorluğumuz ne kadar güzel değil mi?

Athillian bulundukları yüksek tepeden, yamaçtan aşağıya baktı. Yeşilliklerle kaplı geniş arazide yılan gibi uzanmış nehre ve tanrı eliyle oraya konulmuş gibi duran dümdüz göle baktı. İmparatorlukları gerçekten de çok güzeldi. Her şeyi çok güzeldi. Yeşilliği, doğası, nehirleri, gölleri ve hayvanları... Sonra da en çok sevdiği yaratığa baktı. Kraliçesine... Dahlia'ya... Hiç bir güzellik onun güzelliğine yetişemiyordu:

- Kraliçem, evet gerçekten de çok güzel bir imparatorluk. Seninle daha da güzel...

Dahlia, utangaç tavırla gülümsedi, bakışlarını yere eğdi. Athillian ona yaklaştı ve 9 gün önce Dalgadhur'dan aldığı yara izlerinin verdiği derin acıya aldırmadan ona sıkı sıkı sarıldı, kokusunu içine çekti ve ellerinden tuttu. Sıkı sıkı kavradı. Hiç bırakmamak üzere...

Dahlia ve Athillian'ın görüntüsü uzaktan bir hayal gibi görünüyordu. Güneş son ışıklarıyla tüm mutluluğunu Yvestand üzerine saçıyordu. Tabii Dahlia ve Athillian'ın üzerine de... Nehir ve göl altın gibi parlıyordu. Dahlia ve Athillian'ın sevgilerinin parladığı gibi...


BÜYÜK TARİHÇİ AVATAR COURGAN'DAN...

Yvestand İmparatorluğu, Kraliçe Dahlia ve Kral Athillian'ın sevgisiyle daima ayakta durdu. Dünyaya daima huzur ve barışı getirdi. Asla ayrılmadılar. Asırlar boyu barışa hükmeden yeni nesillere ön ayak olan çocuklar dünyaya getirdiler. Ve öyle bir zaman geldi ki Yvestand İmparatorluğu'nun adı Dahlathill Yvestand olarak anılmaya başlandı. Dahlathill Yvestand asırlarca yaşadı. Ta ki tüm yerküre toprakları büyük yağmur tufanı altında kalana kadar...