YAPRAK
Bengi Özgün Öztürk - 18.07.2007 /Ankara

“Düşünülüp de söylenemeyen tüm şeylerin şerefine, sadece, “Hiç”…”

Hukuk Fakültesi’nin ağır ve aksak kapısı yavaşça aralandı. Yaprak elindeki kahveden son bir yudum daha aldıktan sonra boş bardağı girişin köşesindeki küçük mavi çöpe doğru fırlattı. Kahve, Yaprak için gerçeklik iksirinden farksızdı. Uyanamadığı veya uyanıp da ayakta düş görmeye başladığı sabahlarda kafein onu gerçekliğin sınırlarına çekiyordu. Ne de olsa bir hukuk öğrencisi dünyaya gerçeklerin yansıttığı şekliyle bakmak zorundaydı. Kollarında tuttuğu medeni hukuk kitabının arasından buruşmuş bir kâğıt parçası çıkardı: “medeni hukuk, birinci kat M–2 nolu amfi”. Derse girmemeyi düşündü, ama okula gelmek için çektiği bu kadar eziyetten sonrada derse girmemek olmazdı şimdi. Sınıfın önüne geldiğinde geç kaldığı için hocanın kızmamasını ummaktan başka çaresi yoktu. Hafiften çürümüş kapıyı tıklatıp, amfinin kapısını yavaşça araladıktan sonra sınıfa bir göz gezdirdi. İlk sıralar tamamiyle dolmuştu, orta sıralarda ise yer yer boşluklar vardı. Orta sıraların arkasına doğru baktığında tanıdık bir gülümseme yüzüne çarptı. Aslı el sallayarak yanındaki boş sırayı işaret ediyordu. Yaprak sırada oturan birkaç kişiyi rahatsız ettikten sonra Aslı’nın yanına oturdu. Ders son hızıyla devam ediyordu. Medeni hukuk dersine giren hoca, kırk beş-elli yaşlarındaydı. Kestane rengi saçları omuzlarına dökülüyordu. Gözlerinin koyu kahvesi saçlarıyla kusursuz bir uyum içerisindeydi. Fazladan üç-dört kilosu olmasa pekâlâ yaşına göre güzel bir kadın sayılabilirdi. Tarzı olan bir kadındı. Dersi soru-cevap şeklinde işlemeyi adet edinmişti. O günkü dersle alakalı olsun olmasın her an bir soruyla karşı karşıya kalabilirdiniz. Hoca, başının üzerine astığı gözlüğünü takarak sınıfa doğru baktı, bakışlarıyla öğrencileri taradı. “Siz hanımefendi! Buyurun lütfen.”dedi, Yaprak acaba yanımdakini mi kastediyor diye sağına soluna bakınırken hoca , “evet Yaprak sen.” dedi Yaprak ayağa kalkarken aklına “bir daha bu derse geç kalma” diye bir not düştü. “Erken evlilik az gelişmiş bölgelerimize has bir sorunken, günümüzde büyük şehirlerde de sıkça rastlanılmaktadır. Göç eden insanlar yanlarında törelerini ve adetlerini de getirmektedirler. Peki, sence erken evliliklerin tek nedeni töreler veya aile baskısı mı? Sence kadınlar olarak bizde de biraz suç yok mu?” Hoca ellerini kürsüye yaslayarak Yaprak’ın söyleyeceklerini beklemeye koyuldu. Yaprak’ın yanağında hafif bir kızarıklık oluşmuştu, pür dikkat kesilen sınıf onun ağzından çıkacak kelimeleri bekliyordu. Yaprak söyleyeceklerini tartacak zamanı olmadığını bildiğinden bir an önce soruya cevap vermeye koyuldu : “Bence bizim suçumuz kendimizi oyunlara ve masallara fazla kaptırmamız. Evcilik oyunlarımız sayesinde kurulan mükemmel aile hayalimizi düşünün: Yakışıklı, başarılı, âşık bir koca; uslu, büyümeye hevesli bir çocuk ve evde sadece yemek yapıp, çocuk bezi değiştirip, geceleri kocasının seks kölesi olmaktan mutluluk duyan bir eş. Belki büyüdüğümüzde gülüyoruzdur küçükken oynadığımız bu oyuna. Ama farkında olmadan bilinçaltımızda evcilik oyunundaki senaryolara bir gerçeklik katıyoruz. Masalların gerçeklerden türediğini zannediyoruz, gerçeklerin ise masallardan. Bence on yedi yaşında evlenen kız çocuklarının bazıları sorumluluklarından kurtulmak için evliliği seçiyorlar. Evcilik oyunun verdiği hayal dünyası bilinçaltımızda özgür kalma arzumuzu kamçılıyor. Evliliğin mutlak özgürlük; özgürlüğün ise doğrudan doğruya sorumluluklardan kaçmak olduğunu düşünüyoruz. Oysa evlilik kanımca bazı sorumlulukların ortak bir yaşam kurmak amacıyla seve seve üstlenilmesinden ibarettir. Gördüğümüz erken evlilik vakalarında doğan çocuklar, dünyaya annelerin ve babalarının sorumluluklarını da üzerlerinde taşıyarak geliyorlar. Yıllar sonra roller değişiyor. Küçük kız kendisini annesine dadılık ederken bulabiliyor pekâlâ. ”
Hoca gözlerini iyice açarak Yaprak’a baktı, doğrusu böylesine güzel ve detaylı bir cevabı beklemiyordu. “Oturabilirsin Yaprak. Bu açıklayıcı konuşman içinse ayrıca teşekkür ederim.”Sınıftaki herkes ağzı açık bir şekilde Yaprak’a bakıyordu. Üstündeki mor kazağın üzerine dökülen koyu kumral saçları, Yaprak’ın güzelliğini gün ışığına sunuyordu. Yanında şapşal şapşal ona bakan Aslı’ya dönüp: “Ne bakıyorsun dönsene” dedi. Yüzüne muzip bir gülümseme hakimdi.

****

Mavi, mor ve kırmızı ışıklarla parlatılan barda oturan üç kişi kaderleri ortakmışçasına derin bir kederi paylaşıyorlardı. Gerçi dışarıdan bakan biri için kederleri ortak görünse de her birinin ayrı ayrı kendi dertleri vardı. Uzun taburede oturan koyu kahverengi saçlı, çekik gözlü adam viskisini yudumlarken derin düşüncelere dalmıştı. Sanki bir olaydan daha çok bir kelimeyi düşünüyor gibiydi. Onun yanında oturan uzun siyah saçlı kadın mini bir etek giymiş, bacak bacak üstüne atmıştı. Diri göğüsleri dar, siyah bluzunun üzerinde aç erkeklere davetkâr birer bakış atıyorlardı. Kıvrak bedeni suya benziyordu; onu şekillendirebilecek ellerle, dokunuşlarla her şekle girebilecek gibi akışkan ama biçimliydi. Aslında otuz beş yaşında olan kadın en fazla yirmi yedisinde gösteriyordu. Kadının yanındaki siyah bıyıklı adamın elleri ise kadının kalçasını okşamakla meşguldü. Adam neredeyse kadının içine düşecekti, kadın ise adamla içkisini tokuştururken etrafına şuh bakışlar atıyordu. Kadının sarhoş olmasına iki bardak vişne-votka kalmıştı. Adam kadına doğru biraz daha yakınlaştı, onu belinden kavrayıp tam öpecekti ki cılız bir ses anın büyüsünü bozmaya yetti. “Yeşim hadi kalk gidiyoruz.”. Yaşı gerçekte on yedi olan fakat barın solundaki kahverengi saçlı adama göre en az yirmi iki gösteren koyu kumral saçlı kız Yeşim’in koluna yapıştı. “Bugünlük bu kadar eğlence yeter.”dedi. Siyah saçlı adam, koyu kumral kız için herhalde Yeşim’in kardeşidir diye düşünürken “İyi parçaymış doğrusu” dedi kimsenin duymadığı bir sesle. “Ee nereye gidiyorsan git.” dedi kadına doğru, hedefini elinden kaçıran bir avcı gibi gözlerini bardaki muhtemel başka hedeflere doğru dikerken. Yeşim, biraz sorun çıkarmaya çalıştı ama kız onun kolunu çok sıkı tutmuştu. “Sinan gelmeden önce evde olmalıyız.” dedi kız. “Aman boşver Sinan’ı, onu takan kim. Hem Yaprak sen niye hep benim peşimde dolanıyorsun ki senin okulun derslerin yok mu, gidip onlara çalışsana.”. Yaprak, “Sus da yürü hadi.” dedi ardından yoldan geçen bir taksiyi ıslık çalıp durdurdu. Dışarıda, öykülerdeki gibi altında yürüyeni hüzünlendiren bir yağmur, kaldırımları ıslatıyordu.
Apartmanın kıvrılan merdivenlerini ağır ağır çıkmaya başladılar. Yeşim, Yaprak’ın koluna girmiş, onu zorlukla yukarıya çıkarmaya çalışıyordu. Neyse ki evleri birinci kattaydı da mücadeleleri çok uzun sürmedi. Yaprak anahtarı deliğe sokup ‘tık’ sesi gelene kadar çevirdi. Ayakkabılarını çıkarmadan Yeşim’i yatak odasına götürdü, iki kişilik yatağa doğru bırakıp Yeşim’in ayakkabılarını çıkardı, kenara koydu. “Hadi biraz uyumaya çalış. Bende Sinan gelmeden yemekleri yapayım.” dedi yüzünde belli belirsiz bir hüzün vardı. “Üzgünüm.”dedi Yeşim, heceleri ağzında zorlukla yuvarlayarak. “Çok üzgünüm.”. Yaprak kapı aralığından sırtı dönük bir şekilde , “Merak etme, kızın aynı hatayı yapmayacak.”dedi “Şimdi uyu biraz.”…

****

Yeşim uyandığında son on iki saattir dünyayı omuzlarında taşıyormuşçasına kendini yorgun hissetti. Başı çatlarcasına ağrırken el yordamıyla başucundaki sehpayı yokladı. “Apranax” baş ağrısına iyi gelecekti. İlacı susuz yuttu. Ardından ayağa kalktı, ışığı yaktı. Başucunda güzel bir el yazısıyla yazılmış ufak bir not vardı. “Seni hiç ayık göremeyecek miyim anne? Sen sarhoşken unutursun diye söylemedim omzuma dövme yaptırmaya gidiyorum, geç gelebilirim merak etme beni.”. Kızına hak vermeden edemedi. Bazen çok zalim biri olduğunu düşünüyordu Yeşim. Kendi suçunun cezasını Yaprak’a çektiriyordu. Annesini büyütmek her kızın yapmak isteyeceği türden bir iş değildi doğrusu. Üstüne üstlük Yaprak’a bu görevi verirken fikrini bile sorma nezaketinde bulunmamıştı. Ne diye gelmişti bu eve Yeşim; özgür olmak, sorumluluklarından kurtulmak için. Oldum olası sorumluluk almak istemeyen bir insandı ya; evliliğin kendi sorumluluklarının farkında değildi, bir çocuğunkinin ise asla. Odadan dışarıya çıktı, koridorda asılı saate baktı, henüz kocasının gelmesine çeyrek vardı. Kızının bıraktığı notu elinde tutuyordu hala. Bir an için derinliklerinde iki insanın bitmek tükenmek bilmeyen savaşına seyirci kaldı. ‘İnsanın en büyük düşmanı kendidir’ derler, Yeşim bu söze ilk kez hak verdi. Ayyaş bir kadın, ayyaş kadının içinde pişmanlığının yaşattığı bir başka kişi, zengin, yakışıklı ve psikopat bir koca, yaşının üzerinde sorumluluk alan akıllı, güzel ve kendi ayakları üzerinde durabilen bir genç kız: Yaprak… Bazen kendi yaşının da on yedi olduğunu düşünüyordu Yeşim, kendi yaptıklarına bakınca, “bunları ancak on yedi yaşındaki bir kız yapar” diyordu içinden. Kimi zamanlarda ise kızı Yaprak’a karşı amansız bir kıskançlık duyuyordu. Yeşim için Yaprak kaçırdığı fırsatların bir toplamıydı. Hani “evlenmeyip de okusaydım ne olurdu” sorusunun cevabı Yaprak’ın yaşamıydı sanki. Kıskançlığı basbaya on yedilik kızların birbirlerine duyduğu saf, dokunulmamış haliyle bildiği, tanıdığı kıskançlıktı…
Mor, kasımpatı desenli perdelerle çevrilmiş salon pencereleri sokak lambasının loş ışığını dalgalı bir şekilde içeriye taşıyorlardı. Yeşim pencerenin yanına geldi, perdeyi hafifçe araladı. Sinan karşı kaldırımda arabasını park etmiş, kahverengi saçlı, çekik gözlü bir adamla konuşuyordu. Biraz daha dikkatli bakınca kahverengi saçlı adamın barda solunda oturan adam olduğunu anladı Yeşim. Adam beyaz Ford’un önünde duran Sinan’a telaşla bir şeyler anlatmaya çabalıyordu. Sinan ise yer yer ellerini kaldırıyor, adamın üzerine yürüyor, sonra adam başka bir şey söyledikten sonra geri çekiliyordu. En sonunda Sinan adamı eliyle ters bir şekilde itip yere yuvarladıktan sonra başını evin penceresine doğru çevirdi. Yeşim mor perdeyi hızlıca çekip, pencereyi kapattı. Henüz geçen hafta aldıkları köşeli koltuğa arkasını yasladı, sıkı sıkıya soluk alıp vermeye başladı. Muhtemelen Sinan kafasında bir sürü plan kurmuştu, bardaki adam, Yeşim’in neler yaptığını görmüştü, muhtemelen Sinan’ın yakın bir arkadaşıydı, Yeşim’in siyah saçlı adama nasıl baktığını, kalçalarını nasıl okşattığını, tuvalete birlikte gidip on dakika sonra nasıl birlikte çıktılarını da bir bir anlatmış olmalıydı. Apartmanda yankılanan ayak sesleri Sinan’ın yaklaşmakta olduğunu söylüyordu. Yeşim üzerindeki siyah geceliğinin eteklerini tutup, hafifçe çekiştirmeye başladı. Soluk borusundan geçen oksijen miktarı sanki gitgide azalıyordu. Kapının kilidi ard arda iki kere döndü. Gıcırdayarak açılan kapı büyük bir gürültüyle kapandı. Sinan iri yarı vücudunu kapıdan içeri sokup, ayakkabılarını çıkardı. Yüzünde beklenilenin aksine sakin bir ifade vardı. Ceketini çıkarıp salonun sağ köşesindeki kırmızı koltuğa bıraktıktan sonra ikili kanepenin solunda duran müzik setinin yanına gitti, düğmesine bastı. Radyoda bezgin bir ses duyuldu ; “Manası yoktur yok bu alemin.” Yeşim oturduğu yere iyice sinmişti, bakışlarını halının üzerinde yalnızca kendisinin görebildiği bir noktaya sabitlemiş, öylece bekliyordu. Sinan mutfağa doğru gitti, önce birkaç tane tabak şıngırtısı duyuldu, daha sonra ise çatal bıçakların olduğu rafın açılma sesi yankılandı. Sinan aradığı şeyi bulana kadar birbirine çarpan çatal ve bıçakların o kulak tırmalayan sesi susmadı. Koridorun diğer ucundan görünen Sinan salona doğru yavaş adımlarla ilerlemeye başladı. Yeşim’e baktı, Yeşim bilinçsizce gözlerini Sinan’a doğru kaydırdı. Ne de olsa bu, ilk kez yaşadıkları bir sahne değildi. Kurdukları ortak oyunda tecrübeli iki oyuncu gibi davranmalarının zamanı gelmişti. Radyodaki ses olanca gücüyle bağırıyordu : “Manası yok, yok bu alemin, alası yok, yok bu âlemin…”

Yaprak yelkovanı mavi, akrebi beyaz olan saatine baktı, gece yarısını gösteriyordu. Apartmanın kapısı her zamanki gibi güç kullanmaya davetkâr bir şekilde açılmayı reddediyordu. İçeride ağır bir lahana kokusu vardı, bazı kapılara konan çöpler ise kokmaya yüz tutmuştu. Birinci katın merdivenlerini hızla tırmandıktan sonra evin kapısını açtı. Annesi Yeşim salonda uzun ikili kanepenin üzerinde oturuyor, televizyon izliyordu. Oturduğu yerden kafasını girişi görebilecek bir şekilde uzatarak “Yaprak sen mi geldin?” dedi. Yaprak fısıldayarak “evet” dedi açıkta kalan sağ omzunu örten hırkayı kaldırarak girişteki ceviz renkli portmantoya astı. Annesi biraz yorgun gözüküyordu Yaprak ona doğru ilerledi. Siyah geceliği Yeşim’i her zamankinden daha seksi, daha yaşam dolu gösteriyordu. Omuzlarına astığı siyah şala sıkı sıkı sarılmıştı. Yaprak yanına yaklaştığında daha da sıkı sıkıya sarıldı şalına. “Dövme yaptırdın mı?”dedi Yeşim, Yaprak’ın açıkta kalan omzuna doğru bakarak. Omzunu ışığa doğru tutarak annesinin yanına yaklaştı Yaprak, üzerine gül desenleriyle kazınmış isim loş ışıkta zorlukla okunuyordu: “Doğu”. “Şimdilik ne yazdığı tam belli olmuyor, ama birkaç haftaya yaralar iyileşince dövme iyice belirginleşecek.”dedi Yaprak annesinin duraksadığını fark etmeden. Neden sonra annesinin koyu yeşil halı üzerindeki tek bir noktaya bakıp daldığını fark eden Yaprak ; “Ne oldu?” diye sordu. İlk başta soruyu duymamış gibi yaptı, sonra başını yerden Yaprak’ın omzundaki dövmeye, oradan da yüzüne doğru çevirdi. Yeşim aklından geçenleri tabii ki de kızıyla paylaşmayacaktı. Kocası Sinan’ın Yeşim’in çığlıklarını duyulmaz kılmak için müziği sesini sonuna kadar açtığından ve Yeşim’in omzuna kendi ismini bıçakla yazdığından da bahsetmeyecekti. Kaderlerindeki farklılığın bu denli somutlaştırılmasını yadırgamadı sadece bu da diğerleri gibi aklından öylesine akıp giden bir cümle olacaktı. “Hiç” diyecekti Yeşim. Düşünülüp de söylenemeyen tüm şeylerin şerefine, sadece, “Hiç”…


Pennywiseq2@hotmail.com