RONİN
Bengi Özgün Öztürk - 03.01.2006 /Ankara

"Bilgeliğe ulaşmak için… Sonsuza kadar…"

Tapınağa giden bin bir basamaklı merdiveni yaşının gerektirdiği ölçüde, yavaşça ve sakince tırmanan bilge Yang Go, merdivenlerin ucundan bakan biri için sadece bir gölge suretiydi. Öğlen güneşi zayıf ve güçsüz vücuduna vururken dudaklarında bir ilahinin ezgisini mırıldanıyor, bir yandan da çok eski olan ilahinin tarihsel ve ruhani ağırlığını yükleniyordu. Uzun, bakımlı, beyaz sakalları kahverengi cübbesinin önünden yere sarkıyor, hepsi olmasa da bir kısmı ayaklarıyla birlikte yerde sürünüyor ve buna rağmen bembeyaz görüntüsünden hiçbir şey kaybetmiyordu. Esmer teninin üzerinde bir özgürlük bayrağı gibi dalgalanan ve kıvrılan uzun beyaz saçları rüzgarın her esişinde bir yandan diğer bir yana doğru savruluyordu. Adımlarıyla muhteşem bir uyum içinde olan beyni, amacıyla aynı doğrultuda ilerlese bile yılların yorgunluğunu yüklenen bedeni arada sırada tıkanıyordu. Tabii ki bu , bilgeliğe ulaşmak için bütün cihanı dolaşmış bir kişi için alışılageldik bir durumdu. Tüm gücünü gençliğinde harcamıştı ve şimdi - ihtiyarlıkta- istirahate çekilmesi gerekirken hala genç rahiplere ve gönüllülere yol göstermek için çabalıyordu. Merdivenin sonlarına gelirken dağılmış saçlarını eliyle düzeltti, saçlarını her iki yandan kulaklarını örtecek şekilde yana doğru serbest bıraktı. Bu hareket beyaz saçının ve sakalının arasında saklanmakta olan çekik gözlerini ortaya çıkarmıştı. Öğlen güneşi bulunduğu dikey konumdan batıya doğru ilerlemeye başlarken yüce ışık topu gözlerinin karasında yüzen bir turunculuktan ibaretti. Yang Go bir sürü gün doğumu, bir sürü gün batımı görmüştü.
İyiliği, kötülüğü, ihaneti, acımasızlığı, merhameti, dürüstlüğü, erdemliliği, yalancılığı, şüpheciliği, adaleti, adaletsizliği hepsini birer birer gün batımını gördüğü kadar çok görmüş ve bir bir hepsini tecrübe etmişti. Ama bunların hepsinin üstünde her gittiği yerde ondan önce konuk olan “ölümü” gün batımından ve gün doğumundan bile daha çok görmüş, ne yazık ki tek tecrübe etmediği o olmuştu. Biliyordu ki doğmak kadar ölmek de doğal bir şeydi . Yazgısı yazılmış olan tüm canlıları ve varlıkları bulacak olandan kaçmak yada saklanmak imkansızdı. Şimdi ölümün onu bulmasından yana bir korkusu yoktu. Yang Go buradaydı ve hayattaki görevini yerine getirmiş her canlı gibi o da huzur içinde öleceği saati bekliyordu. Zamanın her şeyi değiştirdiğini gören biri için bunu kabullenmek oldukça kolay olmuştu. Yirmi üç yaşında kendini tüm dünyevi zevklerden soyutlayıp kutsal yolculuğa çıkmış ve bilgeliğe ulaşmadan tapınağa geri dönmeyeceğine dair Tanrılar adına yemin etmişti Yang Go. Çin’den başlayan yolculuğunda sayısız krallığa gitmiş, sayısız imparatora hizmet etmiş, Viking diyarından Arapların yaşadığı topraklara kadar yol almıştı. Sayısız imparatorun ve sayısız hükümdarın yanında danışman olarak kalmış, kavimleri yöneten hükümdarlara akıl hocalığı yapmıştı.
“Usta Yang, yardım edeyim” Müritlerinden biri merdivenlerin başından aşağıya doğru koşmaya başladı. Bir yandan koşuyor diğer bir yandan da kel kafasını elleriyle ovuşturuyordu. Çömez olduğu her halinden belli olan mürit, Yang Go’nun koluna girerek merdivenlerden yukarıya doğru çıkmasına yardım etmeye başladı. Yang Go çocuğun güneşten kavrulmuş tenine bakarak “Yeni mi geldin buraya?” diye sordu. Çocuk gözlerini yerden kaldırmayarak ve bakışları yere sabitlenmiş bir şekilde : “Evet” dedi “Zihnimi dünyevi düşüncelerden uzaklaştırmak için.” Yang Go çocuğun verdiği cevap karşısında tatmin olmamıştı. Her zaman sözlerin ardındaki gerçekleri görmüş biri olarak yaşayan Yang Go bu cümledeki kandırmacayı fark edecek kadar bilge ve tecrübeliydi. “Geçmişinden kaçıyorsun değil mi? Senin peşini bırakmayan anılarından ve dahası içinde hiç susmayan o sessizlikten kaçıyorsun. Kendine itiraf edemesen de bu böyle değil mi
Jin’emon?”

Jin’emon Usta Yang Go’nun ismini nasıl bildiğine şaşırırken kulaklarına ustası tarafından çalınan sözcüklerin gerçekliğini reddedemedi. Gözlerini yerden kaldırıp ustasının yüzüne doğru çevirdi. Tüm soruları ve cevapları içinde saklayan bu bilgeye içinden gelen bir soruyu yöneltmek istedi : “Usta , insan bazı zamanlarda niye hiçbir sebebi yokken hüzünlenir yada mutlu olur. Mesela hayatımda ters giden hiçbir şey yokken de bu duyguyu hissetmiştim, aniden içime saplanan bir bıçak gibi kalbimi kanatmaya başlayan bu duygunun sebebi nedir? Yada her kötülüğün ve şanssızlığın ortasında çok az bir süreliğine de olsa beni mutlu eden şey nedir?” Yang Go dehşete düşmüş bir şekilde başını göğe çevirdi, yıllarca gezmiş, bilgeliği aramış ve en sonunda ona ulaşmıştı. Her sorunun cevabını içinde saklayan Yang Go ilk kez içinde bir boşluk hissetti. Benliğinde cevapsız bir sorunun silueti belirdi, korkutucu olduğu kadar da gizemli olan siluetin gölgesi Yang Go’nun zihnine düştü. Gözlerini çocuğa doğru çevirerek : “Yarın sabah bu sorunun cevabını öğrenmek için Kannon’un (1) tapınağına gel ,orada olacağım.” Ardından Jin’emon selam verip Yang Go’nun yanından uzaklaştı. Zaten merdivenlerin sonuna kadar gelmişlerdi. Yang Go merdivenlerin sonundaki renk renk çiçeklerin, gölgesi bir hanedanı içine alacak kadar büyük olan ağaçların olduğu bahçeye doğru yöneldi. Orada bir kiraz ağacının altına kurdu. Kendini gerçekten yorgun hissetmekteydi. Ve sebebi bilinmez oturur oturmaz gözleri kapandı ve bir uykunun kollarında zihni düşler diyarına doğru yol aldı.
(1)Budist merhamet tanrıçası

Yang Go rüyasının gerçek hayattaki yansımalarında kendine ait bir parça ararken hayatın anlamsızlığından bir anlam çıkardı. Düşünde önce kendini , toprağın içinde yaşayan kahverengi derisinin üzeri siyah beneklerle kaplı bir yılan olarak görmekteydi.Yer yer gün ışığına çıkıyor, küçük ve de sık çalıların arasına saklanıyordu…Şimdi derisi yeşilimsi çalının ardına saklanmak için kahverenginin başka tonlarına açılmaktaydı. Kuyruğunu ardına dolayarak ani bir hamle yapmaya hazır hale geldi, zira bu pozisyona geçmese avını yakalayamayacaktı. Bir hareket sezinleyene kadar yaklaşık olarak bir saat bekledi, sessizliğin seremonisini bozan ayak sesleri kulağına çalındığında çalıların arasından başını uzattı. Karşıdan kırmızı tozları havaya saçarak gelen bir insanoğluydu. Avını tek bir hamle de öldürmek için çatal dilini dışarıya çıkardı ve sabırsızca beklemeye koyuldu.
Görüntünün sabitlendiği noktada bilge Yang Go kendini bir vadinin ortasında buldu. Gözleri rüzgarla birlikte kanatlanarak yukarıya gök tanrının yaşadığı yere doğru yol almaya başldı. Önce beyaz bulutları, ardından da pamuk bulutlarını geçtikten sonra havada hareket eden bir kartal olduğunu gördü, iki adam kolu uzunluğundaki alaca kanatları , kanatlarının üzerindeki baş kısmına doğru kahverengileşen tüyleri, ölüm siyahı ve tüm dünyanın küresel bir görüntüsünü gözbebeklerinde taşıyan gözleriyle gökyüzünde adeta bir savaşçı edasıyla dolaşıyor, çığlıklarının yankısı tüm vadiden duyuluyordu. Beyaz pamuk bulutlarının içerisine girip,birkaç dakika sonra beyaz örtünün altında duran kahverengimsi ve mavimsi desene doğru kanat çırpmaya başladı. Derin bir dalışa hazırlanan kartal önce hedefini belirlemek için vadinin geneline bir göz gezdirdi. Çorak toprağın kahverengiliğine renk katan birkaç yeşil çalı birkaç adım aralıklarla boy gösteriyor,kayalıkların dibinde ise birkaç tane kasımpatı yeşil gövdeleri üzerinde sallanan kırmızı yapraklı,sarı çanaklı çiçeklerini mağrurca sergiliyorlar arada sırada yüzlerini yalayıp geçen rüzgarın içine ise kokularını bırakıyorlardı. Kartalın keskin gözleri aniden kayalıkların yanındaki çalıların arasında bir yılan gördü. Saldırı pozisyonu alan yılanın avının ne olduğunu anlamaya çalışan kartal kayalıkların berisinden gelen bir sese kulak verdi. Keskin gözlerini kayıp melodili ıslığın sahibine doğru çevirdi. Kartal hemen düşüncesini topladı ve yere doğru ani bir dalışa geçti ; bugün avını avlarken bir de hayat kurtaracaktı…

Kartalın gözlerinden doğan bir ışık huzmesi olan Yang Go bulutlarından arasından süzülerek yer yüzüne doğru indi ve kayalıkların berisinde ıslık çalarak ilerleyen bir savaşçı olarak gördü kendini. Ezgisi çok tanıdık gelen ıslığın ardında yatan tarihi bir kez daha düşündü, zira bu şarkının hikayesi de merdivenleri çıkarken mırıldandığı şarkınınkine benzemekteydi. Onurunu tekrar kazanmak için kendi kılıcıyla ölen bir savaşçının arayış hikayesini anlatan bu iki hikayenin yükünü omuzlarında taşıyan adam gözlerini ufuk çizgisinden dışarıya kaydırdığında kartal kayalıklarına gelmiş olduğunu gördü. Cesaretini sınayanlara cevap vermek için geldiği bu kayalıklardan bir kartal avlayarak geri dönmeyi planlayan savaşçı gökyüzünden gelen bir çığlık sesiyle irkilir. Savaşçı ruhlu kartal olarak bilinen avını avlamak için okunu ve yayını hazırlayan savaşçı kartalın yaklaşmakta olduğunu anladığı için kayalığın dibindeki çalıların biraz ilerisine geçer , muhtemelen yiyeceğini bu civarlarda arayacak olan kartalı avlamak için yere çömelir böylece az da olsa saklanmış olur. Sesleri dinlemeye başlar, çığlıkların giderek yaklaştığını duyan savaşçı okunu ve yayını hazır eder, zira biraz sonra kartalın kayalıkların ardında belirlemememsi için hiçbir sebep yoktur. Ama savaşçı kartalı kayalıklardan çıkar çıkmaz vurmamayı planlar, avını avlayacak olan kartalın yere ineceği anı doğru vakit olarak seçer.

Derken kartal kayalıkların ardından süzülerek çalılara doğru yönelir. Savaşçı okunu hazırlar,yılan ise çatal dilinin üzerinde tüm zehrini toplayarak saldırmaya hazırlanır. Kartal ani bir dalışla çalılara yönelir, yılan adamın üzerine atılır, kartal güçlü pençeleriyle yılanı yakalar , tam o anda savaşçı okunu serbest bırakır, havada fırfır sesleri çıkararak ilerleyen ok kartalın kalbinin yakınına saplanır, yere doğru düşerken yılan pençelerinin arasından kayıp gider ve adamın üzerine düşer ve can havliyle adamı sokar. Yere çakılan kartal, düşmenin etkisiyle ölmek üzere olan yılan ve zehrin ölümcüllüğünü tadan adam yerde yatmaktadır. Kartal ihaneti düşünür, iyiliğine karşı verilen haksızlığa isyan eder, yılan kötülüğünün bedelini ödemiştir, savaşçı ise hala onurunu nasıl kazanacağını düşünür.

Tam bu anda Yang Go rüzgarın içine karışarak can çekişmekte olan üç bedene bakar. Şekilsiz bir suret olarak biraz önce içinde olduğu üç maddesel bedene –kafese- bakan Yang Go düşler diyarından güneşe doğru uçarak uykunun çıkış kapısına gelir ve gözlerini açar. Tapınağın o alışıldık görüntüsü bedenini karşılar…

Yang Go düşünün etkisinde ayağa kalkar , Jin’emon’un sorusuna cevap vermek için ne yapması gerektiğini anlamıştır. Rüyasını yorumlayarak bir sonuca varır ki o da şudur; ruhu bundan başka bedenlerde bundan başka zamanlarda da yaşamaktadır. Rüyası sadece bir misalden ibarettir. Yang Go gerçek olan diğer yaşamlarına birer birer gidip tek tek halletmesi gereken sorunlarla yüzleşmelidir.

Bilgeliğe ulaşmak için…
Sonsuza kadar…


Pennywiseq2@hotmail.com
(yazmakta olduğum “RONİN” isimli kitabın girişidir.)