ALACAKARANLIK DÜŞLERİ
Bengi Özgün Öztürk - 21.06.2005 /Ankara

“Kör gözlerin önünde, karanlık parlar… ”

Ardından bakan biri -leri- vardı. O, gecenin batışına doğru yürürken arkasında bıraktığı kokuyu içine çekerek onu izleyen biri –leri- vardı.

Her köşe başında saklanıyor, açık bir alanda ise çıplaklık hissine kapılmaktan kendini alıkoyamıyordu. İnsanlar içerisindeyken onlardan uzaklaşmak, aklını ve ruhunu bu dünyanın dışındaki zamansız ve mekansız bir yere saklamak istiyordu. Ama kimi zamanlarda -bu düşüncenin gerçekleştiğini varsaydığı anlarda- bunun beklediği kadar da güzel bir şey olmadığını düşünüyordu. Evde yalnız kaldığı kimi zamanlarda ise boy aynasının karşısına geçiyor, kendine ve aynadaki görüntüsüne uzun uzun bakıyordu. Sanki o cam duvarın önünde yüzen bir başka varlığa ait bir görüntüydü. “Ah” diyordu böyle zamanlarda “kendime bu kadar mı yabancılaştım.” İşte, böyle anlarda, o daha hayatını yaşayamamışken, aynadaki görüntüsünün dışarı çıkıp onun yerini almasından korkuyordu. Ne olduğu yada kim olduğu hakkında en ufak bir fikri yoktu. Küçük bir ağaç tırtılıyken bir kelebek olup -kısa da olsa- mutlu olmayı dilerken, kozası süresi gelmeden önce birileri tarafından açılmıştı ve şimdi ya bu halde yaşamayı öğrenmek veyahut kozasını tekrar örebilecek kadar güçlü olmak istiyordu.

Ve ardında, onu takip eden gölgeler gittikçe yaklaşmaya başladı. Kızın saçının kokusunu duyabilecek kadar yakınındaydılar. Biraz önce parfümünü koklayarak takip ettikleri kızın artık saç kokusunu duyabiliyorlardı. Kız ise soluksuzca gecenin batışına doğru koşuyordu. Önceleri adımlarını ufak ufak atıyor, bu yabancı olduğu yere alışmaya çalışıyordu. Derken biri-leri-‘nin onu takip ettiğini fark etmiş, ilk önce adımlarını hızlandırmaya daha sonra ise koşmaya başlamıştı. Bir an önce bu karanlığın sonuna varmalıydı....

Nasıl buraya geldiği veya neler yaşadığını anlatmayacaktı. Bunu anlatabilecek kadar gücü yoktu, içinde kalan son kırıntılarını ise bu kaçış planı için ayırmıştı. Bir gün derste öğrendiği bir şey -ki bu çok alakasız bir ders olan coğrafyaydı.- yerkürenin durumuydu. Şimdi durumların halkası içinde en önemlisi veyahut en ilginci bu mu diyeceksiniz. Bir yere kadar haklı olabilirsiniz ama önce bunu dinlemeniz daha sonra yargılamanız gerekiyor -ki size kim yargılama hakkı vermişse-. Bazen yaşadığı yere, dünyaya bakar, kendi kendine ne kadar da güzel bir yer derdi. Üzeri gözle bakılınca bir sürü güzellikle doluydu. Bu, insanın içinde hayranlık duygusunu uyandırırken bir yandan da onun bu ahenkli uyumuna özendiriyordu. Ama dünyanın içerisindeki şekillendirici faktör olan “hayata” baktığınız zaman o kadar da güzel olmadığını, ister istemez her güzelliğin yanıltıcı olabileceğini anlıyordu. Bir insan onun –kızın- suratına baktığında ne kadar güzel olduğunu anlayabilirdi. Belki onun yaşamına imrenir, keşke bende bu kadar güzel olsam derdi. Ama hepsi bu kadar değildi. Yer altından inmeye başladıkça sertleşen bir katmanla karşılaşırdı. İşte bu gerçek düşüncelerine giden yoldu, düşlerine. Ve inmeye devam ederdi. Etraf biraz ısınır haliyle, çekirdek bir adım ötededir çünkü. En sonunda o zorlu mücadelenin ardından kabuğumuzu yarıp sıcak çekirdek sıvısına ulaşmışızdır. Ve en sonunda o sıcaklığın yer yüzüne ulaşması için bir yol vardır. İlk başta yavaş daha sonra hediyesini açıp görmek isteyen bir çocuğun aceleci haliyle yukarı doğru fırlardı. En sonunda karaya -dünyanın yüzüne ulaşırdı.- Tüm engeller aşılmıştır artık. Düşler gün ışığında daha da parlamaktadır. Ama o da nesi, düşler dünyaya -kızın yüzüne- zarar vermeye başlarlar. Çünkü farkında olmadığı bir devinimsel durum vardır, o da ayrıntıların bir yaşamın üzerindeki etkileridir. Tıpkı o sıvının gün ışığına çıkarken nelerle karşılaşacağını bilemediği gibi kızda düşlerinin nefes alıp alamayacağını hesaplayamamıştır. Derken sıvı geriye döner, çekirdeğe ve dünyanın dönüş hızında soğuyup tekrar uygun bir şekilde gün ışığına çıkmaya bekler durur. Bence kötü bir örnek bu ama ne yaparsın, aklımızdan geçenler bu kadarmış demek ki.

Ve kız gölgenin karanlığını üzerinde hisseder, nefes nefese kalmıştır ve arkasına dönüp bakmaya korkar, çünkü bir şeylerle yüzleşmek her zaman zor olmuştur kızın hayatında. Nefesini son bir kez toplar ve koşmaya devam eder. Derken gölgenin gittikçe uzağına düşmekte olduğunu fark eder, rahat bir nefes alır ve köşe başında soluklanmak için durur. Eğilip sık sık solumaya başlar. Kendine gelip gözlerini kaldırdığında köşe başındaki tabelayı görür:

“Ölümü anlamak”

Uzağında olmayan bu seçeneği kız önceden hiç düşünmemiştir.Belki de düşünmüştür ama hiç bu kadar yakınında sanki çıkıp da gidebileceği bir köşe başı olarak kabul etmemiştir. Sokaktan içeriye dalar. Sıra sıra dükkanlar vardır sokakta, ama bunlardan birkaç tanesi açıktır. Sağ başta tıkırtı seslerinin geldiği bir yandan da kıvılcımların havaya saçılıp karanlığın bir turuncu tonunda açtığı dükkana gelir. İçeri de tek kollu bir adam elinde büyük bir çekiç tutmaktadır. Örsün etrafında iki cüce adamın dövdüğü kılıcı tutmakta böylece tek kollu adama kılıcı şekillendirmesinde yardımcı olmaktaydılar. Uzun yıllardır kimsenin gelmediği, geldiyse bile çok fazla durmadığı -durmak istemeyeceği- bir yerdi. Kız olanları daha da yakından görmek için ocağın yanına yaklaştı. Sessizce bu işçiliği izlemeye koyuldu.

“Buraya gelmemen gerekirdi”

Kalın bir ses yankılandı. Saklandığı kahverengi sandıkların arasından beyaz sakallı, kısa boylu bir cüce çıkmıştı. Eğer cücenin yüzüne bakabilseydiniz bir hayli şaşırmış ve bir hayli endişelenmiş olduğunu görebilirdiniz. Kızı kimse görmesin diye bir kenara çekti, atölyenin köşesinde ki kutuların arkasına gizlendiler. Ardından adam kısık bir sesle: “Niye buraya geldin?” diye sordu. Kız bu paniğin sebebini düşünürken ansızın kelimeler istemsiz bir şekilde ağzından döküldü:

“Peşimdeki gölgelerden kaçıyordum sadece, birdenbire kendimi burada buldum.”

Cüce bunları duyunca yüzündeki endişeli ifade biraz da olsa azaldı. Kaygı ifadesi olan kırışıklıklar azaldı. Ardından daha sakin bir ses tonuyla ekledi: “Gölgelerden kaçarken bazı insanlar buraya uğrarlar ve ne yazık ki çoğu bu sokağın bir sakini olurlar. Şimdi seninle konuşmam bile yasak. Eğer cesaret edebilip diğerleriyle de konuşabilseydim belki onlarda kurtulurdu. Ama buna hakkım yok. İnsanların kararlarını etkiliyormuşum, bu büyük yerden söylenen şey. Bakıyorum da yüzüne dışın ölmeye yüz tutmuş ve kalbinin içindeki yaralar onca zamana rağmen hala kabuk bağlamamış, kanıyor. Sen her elini attığında kırmızılaşıyor. Hiç pıhtılaşmayacakmış gibi geliyor sana değil mi?”

Kız onaylayan bir ifadeyle başını iki kere öne doğru salladı. Bunu yaparken kulağının ardına attığı uzun saçları önüne doğru düşüp, yüzünün bir kısmını kapattı. Gözlerini daha da açarak adamı dinlemeye devam etti, belli ki daha söyleyecekleri vardı. Derken adam konuşmasına devam etti:

“Nereye kadar kaçabilirsin ki gölgelerden. Ne kadar güneşin doğmasını bekleyebilirsin ki. Artık karanlığa, gözlerinin gördüğü bir olgu olarak bakmalısın. Kurtarmalısın kendini, git buradan nolur? Daha zamanın gelmedi.”

“Nereye gideyim?” diye sordu kız, sözcükler ağlamaklı bir şekilde dökülüyordu ağzından. “Daha yaşamanın ne olduğunu bile anlayamadan bu hale geldim.”

Cüce, kıza uzun uzun baktı, bakarken beyaz sakalını nasırlaşmış elleriyle kaşıyor bu da onun hem yaşlı hem de bilge biri olduğu izlenimini bırakıyordu. “Bak o zaman, seni bir yere götüreceğim, ama önce şu pelerini giymelisin. Yoksa buradan olmadığını anlarlar ve seni burada alıkoyarlar. “Tamam” dedi kız, ardından pelerini giydi usulca. Cüce kızın elinden tutarak karşı binanın altına götürdü oradan sırtlarını duvara vererek iki bina ötedeki başka bir dükkana doğru götürdü. Burası bir kitabevi gibiydi, tek fark burada sıra sıra kitapların yerine parşömen kağıtları rulo olarak sarılmış bir şekilde raflarda duruyordu. Alfabetik olarak sıralanmıştı kağıtlar. Adam kıza dönüp; “Ben dükkan sahibini oyalarken sen kendi ismini taşıyan parşömeni bul ve aç, ama elini çabuk tutmalısın. Kız denileni yapmaya koyuldu. Adam apartmanın altından çıkarak satıcı kadının yanına doğru gitti ve onun koluna girerek dükkanın dışına çekti, ardından heyecanlı bir şekilde kadına bir şeyler anlatmaya başladı. Kız böylece kolayca dükkanın içine sızdı. Dışarıdan görüldüğü gibi değildi içerisi, etraftaki her şey tozluydu. Kız bu sahneye fazla aldırmadan parşömenlerin bulunduğu rafa gitti, oradan kendi ismini buldu, dürülmüş kağıt destesini açtı. Yavaş yavaş açtığı kağıtların içerisinden çıkan toz kızı öksürttü. Derken Bir ışık huzmesi yavaş ama kararlı bir şekilde saman kağıdından yayılmaya başladı. Kağıdı açtığında kız gözlerine inanamadı. Kağıt ortasında başlayarak bir görüntüyü üzerinde barındırıyordu, sihirli bir kağıttı bu. Ve görüntüler yavaş yavaş kızın gözlerine olduğundan farklı gözükmeye başladı. İlk başta babasını gördü, bir yatakta gözlerini yavaş yavaş kapatıyordu, yatağının etrafında bir sürü kişi vardı. Ardından görüntü tekrar değişti bu sefer annesini daha farklı bir şekilde gördü, daha sonra bazı arkadaşlarını gördü kız.Onların nasıl öldüğünü gördü. Ardından elindeki parşömenin gücünü anlayan kız kendisini kağıt üzerinde görmek istedi ve görüntü üstten başlayarak yavaşça belirmeye başlıyordu ki kağıdın daha henüz başında durdu. Mavi bir gök yüzü vardı, kızın hiç görmediği kadar maviydi, Güneş ise kızın hiç görmediği kadar çok parlıyordu. Diledi ama ne kadar çok dilediyse de görüntünün devamı gelmedi o an, kız ne olduğunu anladı, daha vakti gelmemişti. Parşömeni katlayıp yerine koydu ve hızlıca dükkandan dışarı çıktı, sokağın sonuna doğru yöneldi, ne yapması gerektiğini anlamıştı. Son bir kez adamı görmek için arkasına baktı, ama tam o anda dükkandaki kadın, cücenin yanındayken, onu gördü ve cüceyi elinin tersiyle iterek tiz bir çığlık attı ve kızın ardından koşturmaya başladı. Bir yandan da sol elinde cüceyi sürüklüyordu. “Kaçma” diye insan dışı bir sesle bağırdı kadın, “kaçma” Kız ise son sürat kaçıyordu. Yerde sürünen cüce son bir çabayla bağırdı kıza: “Sakın arkana bakma, koş, kurtar kendini. Unutma, herkes ölür ama herkes gerçekten yaşayamaz…”

Uzun bir koşturmanın sonunda kız sokağın sonuna varmıştı ve yarım kalan yoluna devam etmek üzere sola doğru dönüp, yürümeye başladı. Yeniden takip edildiğini anlamıştı, tüm yaşadıklarının aksine gölgelerden kaçmadı. Arkasını döndü ve gölgelerin üzerine doğru yürüdü. Ellerini kalbinin üzerine koydu ve içindeki gücü hissetti. Bu karanlık onu tutsak edemezdi artık. Gölgelere yaklaştı ve içinden çıkardığı ışığı başının üzerinde tuttu. VE GÖLGELER BİR SURET OLMAKTAN ÇIKIP YOK OLDULAR…

Artık kız çıkış kapısını rahatça bulabilirdi, ışığını yol boyunca kalbinin üzerinde tuttu.Ve uzunca bir yoldan sonra dik bir yokuşu tırmandı, ardından yüz adım uzunluğundaki bir yolu yürüdü, kapı önündeydi, kilidini çevirdi, açtı, dışarı çıktı ve ardına bakıp karanlığın içindeki diğerlerini düşündü iç çekti. Artık bitmişti. Bir maceranın bittiği yerde bir başkası başlıyordu. Zaten insanı ayakta tutan da buydu, maceraların süregelen heyecanı. Kapının bulunduğu tepeden tüm diyara baktı uzun uzun. Orada parlamaya çalışan ışıklara baktı, hepsi cılız ve güçsüzdü ve hepsi günün birinde birileri tarafından harlanmayı bekliyordu. Rüzgarın etrafa uçuşturduğu kuru yapraklar sürüklenip ayaklarının ucuna kadar geldi. Parmaklarıyla yapraklardan birini kavradı ve göz hizasına kadar kaldırdı. Gözünün iki karış uzağına getirerek seyretti yaprağı. Bir düşünce geliştirdi içinde ve dünya ekseninde döndükçe bu düşüncenin sonsuza ulaşması için devinebilmesini istedi. Ardından elindeki yaprağı havaya doğru üfledi. Yaprak bir ışık huzmesi şeklinde havalanarak, beş adım ötedeki ölü meşe ağacına doğru uçmaya başladı. Bir yandan etrafına ışık saçarken öbür bir yandan da rengini değiştiriyordu. Sarıdan gittikçe yeşile doğru dönüyordu. En sonunda yaprak ağaca ulaştığında yemyeşildi. Ağacın ölü bir dalına kondu, orada yerini bularak yapıştı ve ardından ışığını ve de yeşilliğini tüm ağaca salıverdi. Ölü ağaç çevresine ışık yayarken canlanmaya tekrar eskisi gibi gürbüz bir ağaç olmaya başladı. En sonunda kız bu karanlıkta gür bir ışık yakabilmiş, bu diyarda onun gibi kaybolan insanlara neleri atlatabileceklerini gösterebilmişti. Zamanla -eğer onun gibi birileri çıkarsa- bu karanlıkta yenilebilirdi. O, üzerine düşen görevi yapmıştı. Tekrar kapıya yöneldi, arkasına son bir kez daha baktı. Nedeni bilinmez karanlık o kadar da siyah gözükmedi, hatta daha bir parlıyor gibiydi,

O anda bir gün yazmayı planladığı kitabın son cümlesini buldu:

“Ve işte kör gözlerin önünde, karanlık parlar…”