YANSIMA
Bengi Özgün Öztürk - 15/19 Eylül 2004/Ankara

“Tüm evren yedi günde yaratıldı.”

1.BÖLÜM

Soğuk bir taştan ibaretti ilk başta…

Binlerce insanın ayağı altında oradan oraya savrulmuş değersiz, sıradan bir taştı. Yağmurun ıslaklığını taşıyan bir kahverengiyle kirlenmişti tüm kıvrımları. Siyahın içine hapsettiği beyazlıkları bir ışık şeridi kıvamında yayılmıştı dört bir yanına. Tüm diğer taşlar gibi oda büyük bir parçanın ufak artığıydı. Sıradandı…

Ve kimi zamanlar sıradanlıklar dikkat çekerdi…

-----------------------------------------------------------------

Hiçbir zaman olmamış ve olmayacak bir şeydi taşın hayat bulması. Ama masallar tüm olmamış ve olmayacak düşlerin gerçekliği değil miydi? İşte bu masalın ve sıradanlıkların içinde hayat bulmuştu taş. Rüzgarlarla ve fırtınalarla boğuşmuştu özgürlüğü için. Atomlarını daha küçük parçalara ayırmayı bile göze almıştı serbest kalabilmek için. Hani derler ya istemek başarmaya yetmez diye. İşte tüm bu ağız kırılmalarına rağmen taş günlerden bir gün özgürlüğüne kavuştu. Onu tutan kayadan kopup dağdan aşağıya yuvarlandı. Sekerek fundalıkları aştı, ardından çalıların arasına daldı. Yuvarlanarak gittikçe hızlandı durdu tüm zaman boyunca. Tüm yaşanmamış anların bedelini ödüyordu böylece. Özgürlüğün tutsaklığında yuvarlanmaya devam etti. “Sıradan bir taştı”

-----------------------------------------------------------------

Taş zirveden aşağıya doğru inerken , tüm yaşamını masanın üzerine yatırıp boylu boyunca düşünmeye başladı. Sebep sonuç ilişkisi üzerine kurulmuş bir hayatta, dün ile bugün arasındaki farkın sadece geçen zamanla ölçülmediğini anlamıştı. Özgürlüğünü kazanmıştı. Her ne kadar sebebini bilmiyor olsa da bu şu ana kadar ellerinde tuttuğu en büyük sonuçtu. Bu saatten sonra ya hayat felsefesini değiştirecek yada bu içini kemirip duran sebep sonuç ilişkisinin sonuna bir nokta koyacaktı. Geçmişinin ona bir fikir getirmesini umarak başka türlü düşünmeye başladı. Nereye doğru yol aldığına dair en ufak bir fikri olmadığından dış dünyayla ilgili baykuşla konuştuklarını hatırlamaya çalıştı:

Bir gece üzerine konan hoşsohbet baykuşla birlikte henüz göremedikleri canlılar hakkında konuşuyorlardı. İlk konuları “insanoğluydu”. Baykuş atalarından kalma bir efsaneyi anlatıyordu taşa:

“Eskilerin dediğine göre insan ruhu yaratılırken ikiye bölünmüştür. Kız ve erkek olmak üzere iki büyük yarım parçaya. Şayet bir gün bu kayadan kopup da onları görme fırsatın olursa söyleyeceklerimi unutma. Kızların kalbinin içi bir labirente benzer. Derinliklerinde çoğu zaman değerli bir hazine yatar. Nesneleri hikayeleriyle birlikte görürler, hissederek yaşarlar.Tüm bunların aksine erkeklerin ruhu ise sadedir. Nesnelerin göründüklerinden daha fazla bir şey ifade etmediğini düşünürler.”

İşte ilk ipucu bu konuşmanın hatırasıyla birlikte aklına gelmişti. Bir labirentin boş koridorlarına gidiyor olabilirdi. Belki de kayadan bu yüzden kopmuştu. Ödemesi gereken bedel bu labirentin içinde saklanıyor olabilirdi. Bunu tahmin edemese bile şu andaki tek amacına doğru yöneldi. Kayıp parçasını bir an önce bulmalıydı. Bunun için ise, bir an önce dağın eteklerine varmalıydı.

-----------------------------------------------------------------

Zamanın hızlı geçen aldatmacalarından ve mevsimlerden sonra taş, dağın eteklerine vardı. Çimlerin içinden papatya tarlalarına ulaştı. Papatya yapraklarının dokunuşuyla gıdıklanırken birdenbire üzerinden bir karartı geçti.Ani gelen bir darbeyle birlikte papatyaların biraz uzağına doğru savruldu.Baş dönmesiyle hiç bir şey göremez,duyamaz hale gelmişti taş.Sadece kıvrımlarının üzerinde bir dokunuş hissediyordu. Yüzeyine değen beş parmağın bir insanoğluna ait olduğunu ise çoktan anlamıştı.

Üzerine dokunan eller, yavaşça taşı altından tutup kavradı. Havaya kaldırıp gözüyle güneş arasında tuttu. İlk başta güneşten dolayı gözleri kamaşan taş hiçbir şey göremedi. Tıpkı deliğinden dışarı çıkarılmış bir köstebek gibiydi. Bir süre sonra gözleri güneşin kamaştıramayacağı kadar alıştı her şeye. Karşısındaki insana baktı. Siyah gözlerinin kenarındaki dehlizden dışarı sızan bir hayal vardı. Daha da dikkatli baktıkça labirentin girişini gördü gözbebeklerinde. “Sen bir kızsın” dedi. Şaşırmanın ve yolunu kaybetmenin üzerinde bıraktığı karmaşayla birlikte “Özgürlüğümün sebebi belki de sensindir” dedi o hiç varolmayan sesiyle. “Sadece sensindir...”

Bu son kelimeleri hecelerken, taşı aydınlatan gün ışığı, üzerine kapanan bir gölgeyle birlikte azalmaya başladı. Taşı ucundan tutan parmaklar, birbiriyle bütünleşmeye başlamıştı. Şimdi taş, kızın avucunun içindeki boşluğu kaplıyordu. Işığın kapıları yüzüne kapanırken, taş son bir çabayla kızı görmeye çalıştı. Tüm masumiyetiyle birlikte tepenin ardına doğru kayan gün batımını izliyordu. Akşamüstü rengine bulanmış bir turunculukla birlikte tüm dünyayı adımlamış bir bilginin kararlılığı vardı kızın yüzünde. Yanağına renk veren gün ışığıyla birlikte görme açısı da azalıyordu taşın. Birden bire taş, kıvrımlarından doğup, gittikçe büyüyen bir gülümseme yakaladı kızın yüzünde. Işığın kapıları yüzüne kapanırken , kızı izledi durdu. Bir gülümsemenin ardında neler saklı olduğunu düşünüyordu şimdi. Kızın gülümsemesini taklit etmeye çalıştı. Bir kaç denemeden sonra tam başarıyordu ki birden bire oyuncağı elinden alınmış bir çocuk gibi durdu. Gözleri doldu. Katılığının izin vermediği bir gülümsemeyi, rüzgar alıp götürmüştü çünkü. Düşüncelerinin içindeki ışık son bir parlamayla birlikte söndü. Tüm kapılar kapandı ansızın. Derken taş hiç görmediği karanlık bir yere girdi.

-----------------------------------------------------------------

2.BÖLÜM

İlk bahar rüzgarının üstünde parlayan aldatıcı güneşin önünde kız, gölgesiyle birlikte yürüyordu. Kızın suretinin aksine, gölgesi daha uzun gözüküyordu. Yansımalar çoğu zaman yanıltıcı oluyordu masal diyarında. Yansımalardan bıkınca kız etrafını izlemeye koyuldu. Baharın canlandırdığı doğadaki devinimi izlerken geçen sene diktiği ağacının yanından geçti. “Ne kadar da büyümüş.”dedi. Ağacın yeni yeni tomurcuklanmaya başlamış, sanki her yere yetişebilecekmiş gibi uzanan dallarına baktı. Sonra gözlerini ağaçtan kendi vücuduna doğru kaydırdı. Geçen seneyle bugün arasında bir fark görmek istedi. Hala gölgesinin boyu ondan uzundu. Demek ki her şey büyürken o yerinde sayıyordu. Aslında bunu bugüne kadar aklının ucundan bile geçirmemişti. “Büyümek” pek o kadar önemsediği bir şey değildi aslında. Peki önemli olan neydi hayatında, birer birer sıralamaya başladı. Hayatını şekillendirecek olan aşkı mı arıyordu, hayır. Zaten masal diyarındaki aşkların hepsi son derece yapaydı. Hem onun hayallerindeki çocuk cinsiyetsizdi. Bölünmemiş tek bir parçaydı. Eğer günün birinde karşılaşırlarsa , “Aşk” kelimesinin karşılayamayacağı bir birlikte olacaktı onlarınki. Peki o hep adından bahsedilen “mutluluk” muydu aradığı? Oysa o çoktan mutsuzluğun onun için normal bir durum olduğunu anlamıştı. İşte o gece gökyüzünde bıraktığı yıldızlarını izlerken anlamıştı yaşamının amacını:

İnançların sorgulandığı bu masal diyarında “özgürlüğünü” arıyordu kız. “Özgürlük” hayallerini gerçekleştirebilen insanların ulaşabileceği bir şeydi. Yeni yetmeliğinden kurtulmaya çalıştığı o günlerde okuduğu bir kitapta karşılaşmıştı en büyük tutkusuyla:

Bir efsanenin içinde Venüs diye bir tanrıça vardı. Gökle denizin kızı olan Venüs ılık bir ilkbahar sabahı denizin üstündeki köpüklerden doğmuştu. Düşündüğünde o da hep böyle doğmak istediğine karar verdi. “Belki” dedi “Belki bir gün bende böyle tekrar doğarım.” Çünkü hayallerini gerçekleştiren insanlar ölümsüz olur, tekrar tekrar doğarlardı.

O hiç görmediği okyanusa ulaşacaktı bir gün. Ona ulaşıp tekrar okyanusun kalbinden doğacaktı. Kayıp parçasına kavuşmuş olacaktı böylece.

Bir ilk izlenimden ibaretti her şey

Kızın ayağına takılmıştı taş, bu bir tesadüf müydü yoksa kaderin önümüze çıkardığı her şeye bir tesadüf deyip geçtiğimiz için mi bu böyleydi...

Her ne kadar bir masalın sayfaları arasında yer alsalar da kendi kaderlerini, farkında olmadan kendileri yazıyorlardı…

Bir başlangıcı ve bir sonu olan hikayelerinin tam ortasındaydılar...

3.BÖLÜM

Kız, kucağında koskocaman bir demet papatyayla demin ayağına takılan sıradan bir taşla birlikte köyün yolunu tuttu. Çiçekleri hasta annesi için toplayıp güzel bir buket yapmıştı, taş için ise başka planları vardı. Bir türlü bitmek tükenmek bilmeyen bir patikanın eşiğinde soluklanmak için adımlarını yavaşlattı. Gerisinde bıraktığı papatya tarlalarının gitgide azalan kokusu habire burnuna çarpıp duruyordu. Tüm soluk alış-verişlerinin sunduğu büyük bir yalancılıkla “Az yolum kaldı” dedi. Yalan söylemenin vermiş olduğu yüz kızarıklığıyla resmin uzağında duran eve doğru ilerlemeye başladı. Adımların sonundan, dış kapıyı aralayarak avluya girdi. Evin kapısını zorlamadan açtı. Eşikten içeri adım attı. Solundaki mutfağa gidip çorbanın altını yaktı. Sıcak bir çorba iyi gelecekti annesine. Dışarıda salıncakta sallanan kardeşlerinin sesi geliyordu kulağına. Tamamladığı her bir turla birlikte gıcırdıyordu salıncak. Ekmek sepetine ulaştı kız, oradan bir dilim ekmek kesti. Yıkanmış bulaşıkların içinden gümüş tepsiyi alıp masanın üzerine koydu. Ocakta ısınan çorbayı kepçe yardımıyla eskimiş bir kasenin içine boşalttı. Ekmeği, tuzu, çorbayı ve en önemlisi papatyaları tepsiye koyduktan sonra annesinin başucuna geldi. Gözleri kapalı bir şekilde yatıyordu annesi. Tepsiyi masanın üzerine bırakıp: “Annecim sana çorba yaptım iyi gelir” dedi. Belli belirsiz bir salıncak gıcırdaması duydu. Ellerini tepsinin kenarlığında gezdirdikten sonra bir an için durdu, düşündü. Kısa süren bu kayıp andan sonra papatyaları gözlerini açtığında hemen görmesi için yastığının kenarına bıraktı. Dışarıdan sadece salıncağın gıcırtıları geliyordu. Tekrar “anne uyan bak çorba yaptım” dedi. Bu kadar derin bir uykudaki insanın düşlerini yok etmenin verdiği korkuyla “Ne kadar da derin uyuyorsun hadi ama kalk.” dedi. Annesi uyanmadı. Ters bir şeyler oluyordu. Annesini bu kez sıkıca sarstı. Salıncak gıcırdamaya devam ediyordu. “Uyan anne n olur ! “diye bağırdı. “Uyan ! Uyanmalısın n olur!”. Bir cevap için bekledi bir süre, sadece bir baş sallaması bile kabulüydü şimdi. Yeter ki bir cevap verseydi. Cevap… Cevapsız kalan tüm soruların ardındaki sessizliği duydu tekrar kulaklarında. Sırf sessizlikle baş başa kalmamak için tekrar sordu (en derin kabusuyla…) “Beni bırakıp gidemezsin. Ben çok güçsüzüm. Hem biliyorum sen hep gideceğim dersin ama gitmezsin hiçbir zaman. N olur beni yanıltma anne.” Salıncak Gıcırdamaya devam ediyordu. “Çok güçsüzüm anne sensiz baş edemem tüm bu dünyayla n olur”. Tekrar sıkıca sarstı, tekrar, tekrar. “Beni bırakıp gitmezsin değil mi?” diye sordu annesine. Tekrar, tekrar sordu bu soruyu. Biliyordu bazı soruların cevabı sadece bir gülümsemeydi 1. Tekrar, tekrar sordu. Salıncak gıcırdıyordu. “Beni bırakıp gitme…” dedi tüm gerçekler yüzüne vururken. “gitme n olur gitme” En sonunda cevap olarak bir gülümse belirdi ölü bedende. Son bir çırpınış gibi gözlerini açtı ve öylece kaldı. Azrail evden dışarı çıkarken kız içten bir küfür etti. Salıncak hala gıcırdıyordu. Azrail avludan dışarı kaçtı. Salıncak gıcırdamaya devam ediyordu. Ve sonunda kız elleriyle annesinin gözlerini kapattı, salıncak büyük bir gürültüyle koptu…

-----------------------------------------------------------------

-“bir , iki ,üç …”

-“dört,beş,altı…”

-“yedi…”

Sol elinden başlayıp sağ elinin işaret parmağına doğru kaydırdı gözlerini. Cenazenin üzerinden yedi gün geçmişti. Şüphesiz kendi parmakları olmasaydı onları yalancılıkla suçlayabilirdi çünkü hüzünlü bir anıyı canlandıran kokuyu tazeymiş gibi burnuna taşıyorlardı. Rüzgarla etrafa yayılan kokuyu duymak için ellerini koklamaya başladı. Ellerine konan kokuyu içine çekerken dünyadaki tüm zamanlar durdu. Burnuna çarpan kokunun içindeki tanıdıklığı duydukça sarsılmaya başladı. Kokunun girdabında sürükleniyordu. Bildiği tüm deniz masallarında aynı şey olurdu. Baş dönmelerinin sarıp sarmaladığı bir benlikte kaybolan anıları tekrar su yüzeyine çıkar. Girdap, siyah beyaz şeridinden kayıp kızın gözlerinin önüne o bütün unutmak istediklerini sunardı. Boşluklarında dolaşan koku geldiği gibi geri gitti. Denizin ortasındaki girdap duruldu. Yuvarlanan deliğin her geçen dakika silikleşen görüntüsü karşısında afalladı kız.. En dipten yukarı doğru çıkarken, anlamamış olmanın acizliğinde yaşayan insanlara, İnsanlarla birlikte onların kayıtsızlıklarına da özendi. Keşke onlar gibi olabilseydi. Şimdi içini yakan bir gerçeği daha öğrenmişti.Yavaş yavaş kendini gerçeklere alıştırmaya çalıştı. Öğrendiği bütün hayat derslerinin içinde en acı olanı buydu.Görüntülerle koku birleşti. Artık gözlerinin gördüğü sahnelere yabancı değildi. Ağlamamak için bir neden düşünürken hepsini sırayla tükettiğini fark etti. Kokuyu daha da derininde hissetmek istercesine içine doğru çekti. Rüzgarın kanadıyla uçan koku sesini bulup, ismini fısıldadı kıza.

“bir iki üç…”

“dört beş altı…”

“yedi…” dedi fısıltılar…

Çünkü rüzgarla gelen

yedi gün önce, annesinin mezarına attığı toprağın kokusuydu…

-----------------------------------------------------------------

4.BÖLÜM

Taş kızla karşılaştığı günden beri kırmızı bir hırkanın yan cebindeydi. Bir haftadır buradaydı ve bir haftadır öğrendiği tüm kavramları bir bir sorguluyordu. Düşündükçe kayıp parçalar yerine oturmaya başlıyordu. Kayadan kopmuştu çünkü bu masalında yazan koskocaman bir cümleydi. Yedi gün önce “özgürlüğünün” bedelinin ne olduğunu düşünürken kızla karşılaşmıştı. Zamansız bir soruya gelen ani bir cevaptı sanki bu tüm olanlar. Bu kadarıyla masal, onu bile şaşırtmayı başarmıştı. Kızın gülümsemesini düşünürken baykuşun her zaman haklı çıktığını anladı. Bir gülümseme tüm bir hayatın anlamını taşıyabilir miydi? Keşke baykuş yanında olsaydı da cevap verebilseydi ona. Ama hiçbir zaman gelmeyecekti o. Birdenbire taş derin bir sarsıntıyla birlikte bütün düşüncelerinden sıyrıldı. Taş bulunduğu yerde oradan oraya savrulurken, bir el taşı kavradı. Cebin içinden dışarıya, gün ışığına çıkardı. Karanlıktan çıkıp ta ışığa kavuşan taş, kızı görünce hayal kırıklığına uğradı. Yüzüne, ardından gözlerinin içine baktı. O uyumlu kıvrımlarla şekillenmiş yüzünün üstünde parlayan gözler zamansız bir sonbaharı taşıyordu şimdi. Eğer üç harfli bir kelime olan “taş” la sınırlandırılmamış olsaydı “Ne oldu ?” diye soracaktı. Ama bu hiçbir zaman yapamayacağı bir şeydi. Katılığının engellediği bir hüznün yanından geçip gittiğini gördü. Tam bu anda taşın kıvrımlarının üstüne bir damla gözyaşı düştü. Ardından bir tane daha. Kıvrımların şekillendirdiği taşın üzerinde parmaklarını gezdirdi kız. Böylece taşın tüm kıvrımlarını içine çekti. Taşa uzun uzun, sanki onun bir parçasıymış gibi baktıktan sonra durdu. Bir cümleyi dudaklarında hafifçe ıslattıktan sonra:

“Hayata bir şans daha vermeliyim.” dedi . “Son bir şans daha…”

5.BÖLÜM

Kız düş kırıklıkları içinde, ahşap merdivenin uzayıp giden basamaklarından birinin üzerine oturdu. Bir türlü uçup gitmek bilmeyen toprağın kokusuyla birlikte bir haftadır hiç ağlamadığı aklına geldi. Bu sefer her şeyin aksine, ağlamadığı aklına gelince gözleri doldu. Yıllardır direniyordu diğer insanlara karşı. Onların düştüğü tuzağa düşmek istemiyordu. Oturduğu yerden kaldırımlarda yürüyen onlarca insana baktı. “Onlar gibi olmayacağım.”dedi. “Ne olursa olsun.” Beyaz yalanların etrafında kurdukları sahte hayatlarıyla yalnızca kendilerini kandırıyorlardı çünkü. Masal kitabındaki bir cümleyi hayalleri zannediyorlardı. Önlerine sunulan seçeneklerden başka sahip oldukları hiçbir şeyleri yoktu onların.Ama masal kızı bile zorlamaya başlamıştı artık. İlk başta doğumu için kurduğu hayal sahnesini yok etmişti masal. O okyanustan doğmadığını öğrendiği gün. Şimdi ise en değerli varlığını, annesini dışına almıştı masal. Bunların hepsinin sebebi masalın dışına çıkmak istemeseydi tıpkı o hep masalını dinlediği “ölümsüz kız” 2 gibi. Şu anda yarasını daha çok kanatabilecek başka bir şey var mı diye düşünürken bir ayak sesi duydu. İleri de gittikçe yakınlaşan bir karartı vardı. Gözlerini kısıp geleni beklemeye doğru koyuldu…

Az sonra, merdivenlere iki adım kala karartı durdu. Karartı üzerine vuran ışıkla birlikte gizemli kimliğinden kurtuldu. Önünde dikilen, onun yaşında bir çocuktu. Kız çocuğa baktı, bir cinsiyeti yoktu. Bölünmemiş bir bütündü. “Yoksa Tanrılar beni affetti mi?” diye mırıldandı. Evet, tam önünde duran çocuk o hep “aşk” kelimesine birlikte anlam vereceği çocuktu. Tüm acılarını hafifletmek için verilmiş bir hediyeydi. O yüzden çocuğa “Yıllardır neredeydin?” diye bir soru sormadı. Ayağa kalktı cebinde taşıdığı taşı, daha sonra almak üzere yere bırakıp, ileri doğru bir adım attı.

“Gelsene yanıma” dedi kız merdivenlerin üzerinde dururken.

Aralarındaki iki adımlık mesafenin önce ilk yarısını sonra kalan diğer yarısını adımladıktan sonra çocuk kıza bir soruyla cevap verdi:

“Bu gece yağmurda benimle dans eder miydin?”

Kız evet anlamında başını öne doğru bir kez salladı. Sanki yıllardır bu anı bekliyormuş da şimdi onun sabırsızlığını yaşıyormuş gibi uzattı ellerini. Kız, çocuğun avuç içindeki sıcaklığı hissederek elini kaydırdı. Hava bulutsuz olduğu halde aniden bir dekora konulan perde gibi yağmur üzerlerini örtmeye başladı. Bu mutlu sahneyi kimse bozmasın diye onları diğer insanlardan saklıyordu. O gece sabaha kadar dans edip, birbirlerine sarıldılar.

Burada anlatılmamış detayların tümü kızın düşlerinde saklıydı. Bildiğimiz kadarıyla söylersek, her şey yedi gün boyunca böyle sürüp gitti.

Yedinci günün sonunda çocuk kızdan ayrılmadan önce

“Sana bir şey söylemek istiyorum.” dedi ve kızı masal diyarında ay ışığıyla aydınlanan ırmağa doğru yürütmeye başladı, İlk karşılaştıkları merdivenin hemen yanı başında akan ırmağa doğru.

Kız, çocuğun ellerini sımsıkı tutarken onun her zaman yanında olacağını düşünüyordu. Ama bu hayatında sahip olduğu en büyük yanılgıydı.

Çünkü masalda kızın henüz farkında olmadığı bir cümle vardı… O da şuydu…

(Masal diyarı,cilt 2,sayfa456)

Kız ,ırmağın kıyısına geldiğinde suda çocuğun yansımasını göremeyecekti.

Çünkü o koskocaman, beyaz bir yalandı…

6.BÖLÜM

Taş bırakıldığı merdivenin basamağından bütün dünyayı izleme fırsatını yakaladı. Kız yedi gün önce onu bırakıp gitmişti. Sanki karanlığın içinde birini görmüş gibi gözlerini dikmişti kız o gece. Karanlığın ortasına sanki önünde biri varmış gibi “Gelsene yanıma” demişti kendi kendine. Sonra oturduğu basamaklardan kalkıp aşağıda birileri onu bekliyormuş gibi ellerini uzatmıştı. Taş, kızın bir deliliğin içine girip çıktığını düşünürken, meydanda kendi kendine dans etmeye başlamıştı kız. Uyumlu adımlarla bir ileri bir geri dans ederken kızın tek bir cümleyi yinelediğini duyabiliyordu taş:

“Beni hiç yalnız bırakma.”

O geceden sonra kızı bir daha göremedi taş ta ki yedinci geceye kadar. Dünyanın dışında da bir hayatın var olup olmadığını düşünürken bir ayak sesiyle irkildi taş. Unutulmuşluğun yedinci gecesindeki bu sürpriz, şaşırtmıştı onu. Karanlığın içinde yabancı bir yüzle karşılaşmayı beklerken kız çıkageldi.. Yüzünde o ilk karşılaştıkları andaki gülümseme vardı. Bir gülümseme tüm bir hayatın anlamını taşıyabilir miydi? Bu soruyu tekrar sordu kendine. Ama diğerleri gibi bu da içinde kalan cevapsız bir soruydu.

Kız, sanki birini tekrar kaybetmek istemiyormuş gibi hayali birinin ellerini tutuyordu. Tek başınaydı, şimdide, tüm yaşamı boyunca da.

Daha sonra kız merdivenlerin yanında akan ırmağın kıyısına geldi. Taş olduğu yerden pek net göremese de belli belirsiz bir şekilde kızın ırmağın kenarına doğru eğildiğini gördü. Orada öylece dakikalar boyunca yansımasına baktı durdu. Sonra birden bire sanki birini kaybetmişte onu tekrar bulmak istiyormuş gibi telaşla etrafına bakınmaya başladı. Arkasına baktı sağına soluna. Daha sonra koşmaya başladı boylu boyunca. En sonunda bir gerçeği yada bir yalanı kabul etmiş gibi olduğu yere çöküp ağlamaya başladı.

Taş ne olduğunu yine anlamadı ama bu uzun sürmeyecekti. Çünkü taş yedi gün boyunca düşüncelerinin ötesine geçmeye çalışmıştı, başarmıştı da. Kız kendisinin kayıp parçasıydı. Ve biliyordu ki bir bütünün parçaları birbirlerini ne olursa olsun anlarlardı.

O yüzden yedinci gece kız, gözyaşlarını silmeden önce taşı merdivenlerin ucundan alıp tekrar cebine koydu.

7.BÖLÜM

Geceki hayal kırıklıklarını aynanın önüne taşıyacak kadar mutsuzdu kız o sabah. Dakikalarca uğraşıp görüntüsünü düzeltmeye çalıştı. Bir süre sonra aynadaki görüntüsünün ne yaparsa yapsın güzelleşmeyeceğini anlayınca durdu. Derininden başlayıp tüm vücudunu saran bir kalp ağrısı hissetti ansızın. “Kahretsin” dedi. Tüm unuttuğu şeyleri bu kalp ağrısı tekrar hatırlatmıştı.

Yedi gündür kendini bir yalana inandırarak avutmuştu. O hep acıdığı insanlardan biri olmuştu en sonunda. Kanı yalanın kokusunu almıştı bir kez. Hayatında inandığı en büyük yalandı, çocuk. Yıllardır kurduğu düş bir aldatmacadan ibaretti. Annesine verdiği o söz aklına gelince:

“Yaşamak zorundayım.” dedi kız. “Yaşamak”.

Yaşaması içinse katlanması gerekiyordu. Eğer tüm bunlara katlanacaksa da “sıradan” biri olmalıydı. Farklılığını unutmalıydı. Geçmişini ve tüm düşlerini unutmak zorundaydı yoksa bu acıyla baş edemezdi. Kabul edilmesi gereken tüm gerçekler gibi bu da sızlatıcı bir acı uyandırdı içinde. Benliğine doğru bir yolculuğa çıktı son kez. Unutulmuşluğun çölüne gitmeye hazır mıydı gerçekten? Hazır olmasa bile bu gerçek neyi değiştirirdi ki zaten.Artık hayatın bütün duraklarına geç kalmış (kaldırılmış) bir yolcuydu. Çeyizi için sakladığı bu aynanın önünde hiçbir zaman istediği o çocuk için süslenmeyecekti. Oysa uykusuz geçen çoğu gecelerde kendini istediği o çocuğa verirken hayal etmişti bu aynanın önünde. Bir kış gecesiydi ve O, çocuğun kollarında tekrar tekrar doğuyordu mutsuz geçen her günün bedeli olarak. Çıplak bedenlerinin aynadaki yansıması renk katıyordu gecelerine. Ama şu anda biliyordu ki yılardır kurduğu bu düş koskocaman bir yalandan başka bir şey değildi. Şimdi hayata verdiği o son şansıda kaybetmişti. “Tanrılar hiç birimize yaşama hakkı tanımıyor” dedi. “Düşlerimize bile” Öne doğru eğdiği başını kaldırıp aynayı bakışlarıyla süzdü. Aynanın yüzeyi dalgalanan bir su birikintisi gibi hareketlenmişti şimdi. Durduğu köşeden sessiz adımlarla aynaya doğru yaklaştı. Sol elini omzunun hizasına kadar kaldırarak işaret parmağını aynanın içine doğru uzattı. Kızın elleri aynanın yüzeyindeki sudan içeri doğru yavaş yavaş girmeye başladı. Parmağı ayna yüzeyiyle temas eder etmez, parmak uçlarından başlayıp tüm vücudunu saran bir soğukluk hissetti. Kız kolunu daha da içeri daldırdı. Aynanın kışı hala içinde vaktini tüketiyordu. Parmak uçlarıyla bir çember çizdi yavaşça. Ellerini gözlerinin görmediği bir noktaya doğru kilitledi. Kalan son gücüyle aynanın kalbinde yaşattığı düşlerini tuttu. Dalgalanan su yüzeyinden çıkarıp havayla buluşturdu düşlerini. Sudan çıkmış bir balık gibi çırpınıyordu düşleri ellerinde. Çırpınırken, avucunun içinde gittikçe belirginleşen bir ışık yaymaya başlamıştı düşleri. Önceden tanımadığı çocuksu bir korku hissetti içinde. İki elinde sımsıkı tuttuğu düşlerinin yaydığı ışığa yabancıydı.... Durdu. Aynayı nasıl yeneceğini bulmuştu. Düşleriyle yarattığı aynasını yine düşleriyle yok edecekti, tek yolu buydu. Tüm yabancı kaldığı düşüncelerin içinden tanıdık bir yansıma, gölgesinin üzerine düştü. Ellerinde renk bulan düşlerini gerisin geriye aynanın içine doğru fırlattı. Ellerinden fırlayıp ayna yüzeyine çarpan düşleri, dalgaları esneterek su yüzeyinden içeri doğru girdi. Bir an için tüm zaman durdu odada. Büyük bir sessizliğin ardından ayna büyük bir gürültüyle patladı. Kız kendinden geçmiş bir şekilde odanın diğer tarafına doğru savruldu…

-----------------------------------------------------------------

Saatler sonra odanın köşesinde, yüzyıllık uykusundan uyandırılmış biri gibi her şeye bilinçsizce bakarken buldu kendini. Bilinçsizliğin ölü denizinden kurtulup da kendine geldiğinde, önüne gelen ilk bezle elini sardı. Bir bütünden binlercesine bölünen aynanın parçaları kızın bileğini kesmişti çünkü. Halının üzerini kaplayan “kırmızı” kanına baktı. Tutamadığı sözlerinin bedelini ayna bu şekilde ödetmişti kıza. Avuç içinin yandığını hissetti birdenbire. Avucunu açtı, içine saplanmış olan ayna kırığını baktı. Düşlerinin aynasını kırabilmişti en sonunda. “Sıradan olmaya hazırdı artık.”.

Salona dönerek masanın üzerindeki taşı tekrar eline aldı. Kıvrımlarında kaydırdı elini.“Yedi gün.” dedi. Tüm evren tanrılar tarafından yedi günde yaratılmıştı. Tamtamına bir dünya yaratmayacak olsa da yedi gün yeterli bir zamandı taşa tüm hayatını yazmak için. Sıradan ve soğuk taşa benliğini yazacaktı. Böylece unutulmuşluğun çölüne giden bir tek o olacaktı. Biliyordu ki insanın en ufak bir eylemi bile evrendeki bir nesneyi etkilerdi. Şimdi evrendeki sıradan bir taşı farklı bir taşa dönüştürecekti. Kız taştan “sıradanlığı” (katılığı), taşta kızdan “farklılığı” öğrenecekti. “Yedi gün.”dedi kız “Tüm evren yedi günde yaratıldı.”

8.BÖLÜM

Kızın çaresizliğini gören taşta masalının dışına çıkmaya karar verdi. Gerçi o daha kayadan koptuğu gün masalından uzaklaşmaya başlamıştı ama bu tam bir yol ayrımıydı. Özgürlüğünü kızın hayallerini gerçekleştirmek için kazanmıştı. İşte kızın labirentinde bulduğu en değerli hazineydi bu. En sonunda özgürlüğü için bir sebep bulmuştu…

O geceden sonra taş kızın başına gelenleri anlamıştı. Sessizlik zamanıydı şimdi. Kelimeleri unutup kıza başka bir yoldan yardım etmeye karar verdi taş. O, hissederek yaşayan kız için artık her şey bir suret masalından ibaretti. Daha fazlası değildi nesneler. O masal içindeki aykırılığını Tanrılar zorla da olsa almışlardı kızın elinden. Ama taşın bildiği son bir kaçış yolu vardı ve bunu kıza anlatmak için sabırsızlanıyordu.

Taş, kızın hayallerini taşıyacaktı. Aklından geçen her şeyin zaten kızın aklından geçeceğini bilerek bir kelime kullanma ihtiyacı duymadı. Çünkü sadece düşünmesi yetiyordu. Kıza ne yapması gerektiğini anlattı (düşündü) bir bir. Kız aklına birdenbire gelen bu düşüncelerin kaynağını her ne kadar bilmeyecek olsa da bu, o kadar önemli değildi taş için.

9.BÖLÜM

Aklına gelen zamansız bir düşünce ile kendini feda ederek hayallerini gerçekleştirmeye karar verdi kız.. Özgür kalacaktı ruhu böylece. Bunun bedelini ise kendi bedeniyle ödeyecekti. Sıradan biri olacaktı. Ama hayalleri gerçek olduğu gün Tanrıça Venüs gibi okyanusun köpüklerinden tekrar doğacaktı.

“İşte başlıyor.” dedi.

Benliğine çizdiği taşın, kıvrımlarını şekillendirdi kız.Taşı baştan yaratıyordu şimdi.

İlk önce yuvarlak hatlarıyla işlenebilir hale getirdi taşı. Siyahın içindeki beyaz şeritleri belirginleştirdi, içine kendi renklerini koymak için. “Mavi” dedi içsel bir derinlikle. Renklerin içindede bir hayat olduğuna inanıyordu nedense. Biliyordu ki tüm sessizliği ve tüm giziyle kimselerin okumaya cesaret edemediği günahkar efsaneler vardı her tonun inceldiği ve kalınlaştığı yerde… Ve mavi de bu yasaklanmış ağız kırılmalarından sadece biriydi. “Mavi” aynı zamanda derinlikti kız için. Kendi kalbinin derinliğinin rengiydi. Hayatında hiç görmediği okyanusun rengiydi mavi, derindi. Ve bildiği bir şey vardı ki tüm nehirler bir gün okyanusa açılırlardı. Şimdi kendi kalbinin asla okyanusa ulaşamayacağının verdiği acıyla beyazlıkların bazılarını maviye boyadı kız. Taşı bir gün okyanusa ulaşırsa yabancılık çekmesin diye. Sonra siyahlıkların arasında beyazlıklarda bıraktı ki insanlar herkesin içindede iyiliğin yaşadığını unutmasınlar diye. Tüm bunları siyah bir fonun üzerine çizdi kötülüğün aşılmaya değer olduğunu göstermek için. Daha sonra yer yer boyadığı beyazlıkların etrafına papatya yaprakları çizdi. Altı yaprağında birleştiği yere bir yuvarlak halka çizdi ki yapraklar birbirlerinden ayrılmasınlar diye. Çiçeğin şablonunu altın rengine boyadı, güneş vurduğunda daha da parlasın diye. Bir papatya yaşıyordu şimdi taşın üstünde, kendiyle ilgili hatırladığı son mutlu anın tanığı… Taşın üst tarafına bir delik açıp dört karış uzunluğunda siyah bir ip geçirdi ucundan. Siyah ipin ucunu cambaz düğümü yaptı, boynuna astı. Tekrar okyanusun kalbinden (köpüklerden) doğup özgür olmayı diledi kız. Bunu her şeyden daha çok istedi.

Gün ışımalarından sonra takvim yedinci ayın yedisini gösteriyordu.Böylece yedinci günün sonunda kız tekrarladı. “Tüm evren yedi günde yaratıldı.”

O geceden sonra kız başka bir aynanın karşısına geçti.
İlk gece vücudunun değiştiğini gördü…
İkinci gece sesiyle arasındaki mesafeyi duydu.
Üçüncü gece yansımasının gittikçe silikleştiğini gördü
……..
……..
……..
Yedinci gece kızın yansıması ona bile yabancıydı artık
Çünkü aynadaki o yansıma yedi gün önceki kıza ait değildi…

10.BÖLÜM

Tüm sessizliklerin ardından taş, papatya tarlalarında yarım bıraktığı yolculuğuna devam etti o akşam üstü. Kız tekrar bulduğu yere bırakmıştı taşı sanki tüm yaşanmışlıkların sonrasında başa dönmek ister gibi. Ama her olgu geçit vermezdi tüm dileklere. Aylar önce papatya tarlalarında birbirlerine hayran olan aynı kişi değillerdi artık, biliyorlardı. Zamanın yolculuğa çıkardığı her şeyleri bu sefer çok uzaklarına düşmüştü… Kız, taşı ölmekte olan bir savaşçı edasıyla yere bıraktı. Daha sonra orada çiçeklerinin berisinde onu bekleyen o hiç aşık olmadığı “erkeğin” ellerinden tutup uzaklaştı. En sonunda kızda sıradan olmuştu.

Gerçeklerden kaçan her yolcu gibi taşta yolculuğuna devam etti … Tanrılardan kaçırdığı bir hayal vardı omuzlarında. “Özgürlüğünün tutsaklığı bitmişti artık ”. Binlerce papatya tarlası gördü, binlerce fundalığın arasından geçti ve binlerce dağdan kopup yuvarlandı tüm zaman boyunca. Binlerce yılın soğukluğuna rağmen taş hiçbir zaman eskisi kadar katılaşmadı. Günlerden bir gün taş hiç görmediği okyanusa ulaştı. Son kez tüm her şeye baktı. Son bir yuvarlanış ve su yüzeyinde gittikçe büyüyen halkalar çıkarak taş okyanusun içine düştü. (Masalın bir yerinde unuttuğumuz “sıradan” bir kız, kalbinde derin bir sızı duydu. ).

Gittikçe derinleşen bir tonun içinde dibe vurmaya başladı. Gün ışığının ulaşamayacağı bir derinlikte, papatyanın yaprakları üzerindeki mavilikler parlamaya başladı. Okyanus akıntısında zamansız ve mekansız bir anı, deniz yıldızının kuyruğundan kayıp gidiyordu. O an taş bir gülümsemenin tüm bir hayatın anlamını taşıyabileceğini anladı.

İşte tam bu anda taş eğer okyanus dibinde değil de

Kıyının kenarından denize doğru bakıyor olsaydı

o ılık ilk bahar sabahında, Venüs den bile daha güzel bir kızın denizin köpüklerinden doğduğunu görebilecekti..

1 Su
1 Ölümsüz masalı