ARALIK ÇİÇEĞİ
Bengi Özgün Öztürk
| “Zamanın bile hükmedemediği bir yerde, tüm bildiklerimizin ötesinde yaşayan masalcıya… ” |
SAHNE 1
-MASALIN YARATILIŞI VE YAPRAK-
Ayaklarına dolanan sakalıyla dünyanın en yaşlı ve en bilge adamı gibi gözüken masalcı tepenin ardında, batan güneşin önünde bir gölge sureti oldu.Etrafında atmaca daireleri çizerek tepeden aşağıya doğru inip ,suyun yanında kök salan meşe ağacının yanına geldi.Yıllar önce o fidana masalcı can vermişti.İnsanın emek verip de bugünlere getirdiği her şeyleri en değerli olanlarıydı.O yüzden sonbahar rüzgarından ağacının tüm yapraklarını saklamak istedi masalcı.Ama bakıp da gördüğü manzarada ki gerçek şuydu;çıplak ağacın gövdesinde tek bir yaprak kalmıştı.Altı damarlı yaprağın ortasından başlayan kar beyaz rengi, gittikçe koyulaşarak bir yerden sonra kararan bir tonda siyaha ulaşıyordu.İşte hayatın rengi de buydu.Bu rengi niye daha önce fark etmediğinin tartışmasını yaparken,hayatının şu saate kadar farkına varamadığı mucizelerle dolu olduğunu geç de olsa anladı.Ardından Masalcı omuzlarında taşıdığı hayatını durup bir kenara bıraktı usulca.Ellerini önüne doğru uzatıp ,avuç içlerini güneşe doğru açtı.Meşe ağacının dalında duran son yaprak havada süzülerek masalcının avucunun içine düştü.Sonbahar rüzgarı bu yaprağı taşımayı unutmuştu,ama bir sonra ki sene onun için tekrar gelecekti.
Ve rüzgarın intikamı kötü olacaktı…
“Bunu bir kenara not etmeliyim.” dedi masalcı.
Yaprağın kurumuş damarlarına derin derin baktı Sonbahar rüzgarından bu yaprağı saklamıştı.Bir kuralı daha ihlal etmiş olmanın isyankar ruhunu kamçılayan zevkiyle ellerini ilk önce yaprağın damarlarına daha sonra ise damarların birleşip tek bir yere ulaştığı alt uç noktasına doğru kaydırdı, ardından okyanus mavisi gözlerini çıplak kalmış meşe ağacına doğru çevirdi daha derininin görmek istercesine.
Bir parşömen kağıdında mutluluk arayan yazarların “potansiyel” yaratıcılığı ellerinde, kaşlarını hafif çatarak -ki bu onun daha da yaşlı gözükmesine neden oluyordu.- çantasından kalın bir kitap çıkardı.
Kurallarla yaşamanın zamanı gelmiş de geçiyordu…
Bir gerçeğin dünyayı değiştirmeyeceği gibi bir yalandan da hiçbir şey çıkmazdı.Sorun şuydu ki kurallar her iki kategorinin tam ortasında yer alıyordu. Ama insan çoğu zaman yapmak istemediği davranışları “zorunluluk” adı altına gizlenmiş bir şekilde sindirmek zorunda kalıyordu işte bunun için masalcıda kendi masalını yaratanların kurallarıyla oynamak zorundaydı.
Çünkü onun masalıda başkaları tarafından yazılmıştı .
Önünde duran defterin gümüşten yapılmış kilidi “tık” sesiyle birlikte kendiliğinden açıldı. Sayfaları arasına kuş tüyü kalemiyle şu kısa cümleyi yazdı:
“her hayat bir masalın,her masal da bir masalcının parçasıdır.”
Masalına başlar başlamaz kendini cümlelerin ritmik dansına bırakacağını adı gibi bildiği için masalında ki yaşamı başlatmak için ilk önce evren'i ve boşluğu yarattı.Ve bu iki kavram bizim için tüm bir yaşam olmuşken masalcı için kuş tüyü bir kalemin parşömen kağıdında çıkardığı sesten doğan bir cümleydi,sıradan bir cümle…
Masalcı en sonunda adımlarını daha fazla şaşırmamak için ona öğretilen kurallardan birini de noktasıyla,virgülüyle tam bir cümle içinde kullandı.Ardından
Kelimeleri dilinde daha fazla bekletmeden ekledi:
“Hikaye el değiştiriyor…”
-Masal diyarı cilt 3 sayfa 734-
“Her şeyden önce boşluk kendi içinde doğdu.Doğumu sırasındaki sancılanmaların çevrelediği bir kuşakta ise evren belirdi;siyah bir fonun gittikçe beyazlaşan yüzeyi gibiydi.”
-Sancılarından ve kalp ağrılarından kurtulan masalcı gözlerini açıp yaratılarına baktı.-Bir cümleden ibaret olan yaratılarına…
“Boşluğa ve Evrene”
Boşluğa yaratma büyüsünü,evrene ise yaşatma büyüsünü bahşetti…
Böylece zamanın başlaması için tüm sahneler hazırlanmış oluyordu.
Zaman çarkını çevirdi masalcı…Tüm yaşanmış zamanların içinden bir anı seçti.Hikayenin bu kısmını boşluğa ve evrene bıraktı.
Hikaye(1) onların dilinden yazılmaya başlandı…
Boşluk zamanın başlamasıyla,zamansız bir uykudan uyandı.Benliğinde sadece gördüklerinin bilgisiyle uyanmıştı.Geçmişi ise kendisinden bile daha derin bir boşluğun içinde kaybolmuştu…
Tekliğini en büyük arzusu olarak kabul eden “Boşluk”.Kendine benzeyen tüm nesnelere karşı büyük bir nefret duydu.Bu yüzden gördüğü ve bildiği her yerdeki boşlukları doldurmak için kolları sıvadı.
İlk önce “Boşluk” ,evrenin içinde dolaşıp yeryüzündeki boşlukları doldurması için “doğa”
büyüsünü serbest bıraktı.Sonra doğanın yaratılarındaki boşluğu doldurmak için “insanoğlu”nu yarattı.”Boşluğa” verilen yaratma büyüsüyle,evrenin yaşatma büyüsü kavuşmuştu.Kaostan doğan “denge” kurulmuştu böylece. Boşluğun içinde hayat bulan kıskançlık henüz zamanını tüketmemişti.Evrenin etrafına yıldızlar astı,geceleri gökyüzüne bakan insanoğluna tekliğini ispat etmek için.Gökyüzü de boş değildi artık,geceleri üzerinde parlayan yıldızları,gündüzleri ise bembeyaz akan bulutları vardı.
Büyüsünün kusursuzluğuna inanarak zamanı başlattı evren üzerinde.Bu ona bir kerelik verilmiş bir büyüydü.
Kusursuz büyüsünün böylece sürüp gitmesi için zamanı sonsuzlukla kilitledi.Bilinmeyenin ötesinde duran tahtının üstünde,elinde kum saatinin içine kitlediği zamanla yaratısını izledi durdu. ( -Tüm özlenen anıların gerçekliğine bizi inandıran zamandı.-)
Masal yazıldığı gibi ilerliyordu. “Boşluk” daha sonra ki sayfalarında böyle sürüp gittiği,içinde tek olduğu bir aşk masalını okurken, uyuya kaldı tahtında.
Her sayfa çevrimi arasında yüzyıllar geçiyordu saman kağıdına yazılmış sayfalarda.Anlaşılan hala masalın içinde bir yerlerde uyuyordu “Boşluk”.
Yüzyılların eşliğinde sayfalar hızlıca çevriliyordu Sonbahar yaklaşıyor.” dedi masalın içinden, ona hiçbir zaman ait olmamış olan bir sesle.Son sayfanın da çevrilmesiyle birlikte kitap boşluğun kucağında kapandı. “Boşluk”, yüzyıllık uykusundan uyandı.Aynı anda kabusundan da …
.Düşünde,yemyeşil bir vadinin ortasında yükselen ,altın rengi bir meşe ağacının gölgesinde uzanıyordu. “Boşluk”.Meşe ağacından düşen bir yaprağın rüzgarla dans edişini izlerken,ıslığıyla onların müziği oluyordu.Yaprak ile rüzgarın dansı sona erdiğinde ,meşe ağacının içinden çıkıp vadiyi ikiye ayıran derenin yanında diz çöktü.Biraz önce altında uzandığı meşenin dereye doğru bakan ucu ,suyun pürüzsüz yüzeyinde ikinci bir görüntü bularak parlıyordu.Mavi gökyüzü de derenin üzerindeydi elbette.Kendi varlığının tekliği içinde tüm yansıması olan varlıklara acıdı “Boşluk”.Tek olduğu için bir yansıması yoktu.Derenin kıvrımlarının azaldığı tarafında dizlerinin üzerine çöktü.Derenin içine baktı hiç görmediği yüzünün yansımasını suda görmek için.İlk başta durgun akan su dalgalanmaya başladı.Yansıması olan meşenin dalları bükülmeye başladı gittikçe büyüyen dalgalarla.Sonra “Boşluk” Uçuruma düşen birinin gözünden gittikçe belirginleşen görüntüler görmeye başladı.İlk başta Evreni gördü siyahtan beyaza doğru açılan bir tonda.Uçurumunun evrene açılan ağzından düşmeye devam etti.Evrenin gittikçe açılan kapı aralığından dünyanın üzerine doğru düşüyordu.Bir an için bakışlarını suyun üzerinden kaldırıp bu işkenceden kurtulmak isteseydi de başaramadı.Maviye boyalı dünya görüntüsünün içine düşmeye devam etti.Sularla birbirinden ayrılmış kara parçaları gördü ilk başta.Aralarında en büyük olanı hedef almış olan göz inmeye devam ediyordu.Binalar gördü boşluk ilk başta,alçaldıkça fabrika dumanlarıyla zehirlenmiş bir nesil gördü işten eve dönen.Sonra insanlara doğru yaklaşmaya başladı.Daha da hızlandı.İnsanlarla arasında bir nefeslik mesafe kalmıştı.Bir soluk arası vaktinde insanların içine girip orada düşmeye devam etti.Beyinlerinden tam kalplerinin içine girmişti ki göz tüm hızına rağmen aniden durdu.
“ Bu olamaz ,imkansız” dedi “boşluk”.
Kalbin içinde bir yansıma belirdi.Şekilsiz ve zamansız yansıma karanlık gölgelerden yüzünü aslına göstererek heceledi:
“Hoş geldin gerçek suretim”
“Boşluk” ‘un ağzından çıkan bir kelimeyle su yüzeyi tekrar eskisi gibi duruldu.gözün esirliğinden kurtulup,derin bir kabustan uyanan Boşluk geriye doğru kendini attı.Suretin söyledikleri hala kulağında yankılanıyordu.
Zamanın ötesinde duran tahtının arkasına saklandı boşluk.Her zaman boş olan içi ,içine sığmayacak kadar kıskançlıkla ve nefretle dolmuştu.İçindekilerin hepsini tek bir çığlığa döküp,içini tekrar boşaltmak istedi.Çünkü boşluk onun kimliğiydi.Mide bulantıları içinde evrenin yaşatma büyüsüne kapılmış insanlara baktı.Bildiği tüm büyüler içinde insanların içini doldurabilecek bir büyü yoktu.Zamanı kitlerken bu gerçeği göz ardı etmişti.Şimdi evren üzerinde yapabileceği hiçbir yaratı yoktu.Çünkü gözlerinin üzerine kapanmış olan kibir perdesi yaratılarındaki kusursuzluğuna inandırmıştı onu.Zaman ile birlikte evren üzerindeki yaratı büyüsünü kitlemişti.Olmayan düşleri, uykusundaki boşlukları ele geçirmeye başlamıştı.Kaç gecedir bu kabusu görüyordu(yada yaşıyordu) acaba?Belli bir anda zihninden geçmiş bir görüntümüydü.Yoksa zihninin derinliklerinden birikip taşan korkuları mıydı?Bir iki deneme demesine gerek kalmadan gözlerini kapattı.Düşsüz bir uykudan uyanmayı diledi.Kendini uykuya bırakırken hala mırıldanıyordu:
“Düşsüz bir uykuya…”
“Olamaz!”
Boşluğun kendi içinde yankılanan sesi evrene ulaşamadan uzayın içinde bir yerde sönüp gitti.Uyanmaya çalıştı “Boşluk” en nefret ettiği şeyler bir bir gelip onu bulurken.Ama bazı uykuların uyanışı yoktu.Karanlık uykusunun içinden en derin kabusu çıkageldi gözlerinin önüne.İlk başta bulanık olan görüntü ,derinliklerden yaklaştıkça çığlığının frekansı giderek büyüdü.(Öyle ki masalcı meşe ağacının gölgesinde otururken,tanıdık bir fısıltı duyar gibi oldu ansızın.)
Tüm çığlıklara rağmen en derin kabusu zihninde görüntü buldu.Boşlukların içinde gitgide büyüyen bir çemberin her saniye gittikçe genişleyen görüntüsü…Büyüyor. Tıpkı ölmek için yaşayan bir insan bedeni gibi .Siyah bir tondan beyaza ulaşamadan bir renk karmaşasının yakınından bile geçemeden soluyor.Tüm renkler çekilip de çemberin içindeki tek bir “boşluktan” binlercesi doğarken “Boşluk” ,gözlerini her kapadığında gördüğü kabustan uyandı.
(Masalcı)
Meşe ağacının altında oturan masalcı ağzını sonuna kadar açarak,seslice esnemeye başladı. Dalında kanatlarını açıp kapatarak göç günlerine hazırlanan kuşlar sesten ürküp,ileride ki başka bir ağaca doğru uçtular.Uçan kuşların kanat çırpışlarının sesi kulağında,gözlerini taze çim kokusuna bulanmış parmağıyla ovaladı. Uykusu gelmişti bu serin ve huzur dolu yerde.”Uyumak için çok erken bir saat” dedi masalcı normal bir insanda varolan özverinin daha fazlasına sahip olmanın gururuyla.O hep bahsettikleri cennete gitmeden önce bitirmesi gereken bir masal vardı masalcının.Başının üzerine konan uyku kumlarını eliyle silkeledikten sonra kuş tüyü kalemini okkasının içine daldırdı, kalem hışırtısı hecelerine eşlik ederken şu cümleyi yazdı:
(Masal diyarı cilt 3 sayfa 967)
“ “Boşluk” içini parçalayıp ,yok eden derdine ,ansızın gelen bir fikirle çare bulacaktı…”
(Boşluk)
Son büyüsü, son çaresiydi.
Son büyüsünü üzerinde hüküm sürdüğü tahtından serbest bıraktı. Aslında o bir büyü bile sayılmazdı.
Evren'e doğrudan bir yaratı yapamayacağını çok iyi bildiğinden, boşluk diğer yolu tercih edecekti.
Nehrin şelaleye akan kısmına bir taş koyacaktı.Ufak mı ufak bir taş…
Ama bazen ufak bir taş ,nehrin akış yönünü değiştirebilirdi…
İçini dolduran tüm her şeyi tek bir çığlığa dönüştürdü “Boşluk”.İçinden dışarı doğru fırlayıp hareketlenen çığlık o kadar derinden geliyordu ki bir yerden sonra şekil değiştirip ışık demetine dönüştü.Işık demeti uzayda olanca hızıyla yol alırken “Boşluk” mesafelerin ötesinden elini gözlerine siper edip, olacakları izlemeye koyuldu.
“Anlaşılan masal yine el değiştiriyordu(2)…”
SAHNE 2
-MASALIN İÇİNDEKİ MASAL-
-BİR ARALIK ÇİÇEĞİ YEŞERİYOR-
Işığın içinde, yolculuğuna daha yeni başlayan o ilk tohum nereye gittiğini bile bilmeden sessiz sessiz kabuğunun içinde yol alıyordu.Güneşin yanından geçerken, onun etrafına yaydığı yaşam ışığına karıştı,bunu yaparken yolculuğu boyunca tüm şüpheci gözlerden uzak kalacağını düşünüyordu.Merkür'ün ve Venüs'ün yanından hızlıca geçip yerkürenin çekim alanına girdi.Bir ışık demeti olarak atmosfere yaklaşınca tekrar şekil değiştirdi.Tam atmosfere girdiği anda bir bulutun sırtına atladı ve öylece kaldı.
Bulutun sırtında dolaşırken ,tüm mucizevi doğum sahnelerini düşündü.Özel insanların yağmurlu ve fırtınalı bir gece de doğması gerekirdi,ama o her şeyin aksine karlı bir kış gecesinde doğacaktı.Bu yüzden bulutun üzerinden bir kar tanesi olarak aşağıya doğru atladı.(Kar tanesinin içindeki boşluğu doldurdu ilkin).Karlı bir aralık gecesiydi.Bir kar tanesi olarak yeryüzüne inip,sokak lambasının altında bekleyen, beklerken kaderine lanet okuyan,siyah saçlı kadının rahmine düştü.
Saat gecenin on ikisiydi.Yaşamı boyunca hiçbir yere ait olmayacağı gibi hiçbir güne de ait değildi .Dün yada bugün .O, bu zaman kavramlarının tam ortasında doğmuştu.O, “Boşluk” için,nehrin,şelaleye açılan kısmının tam ortasına düşen bir taştı...
Annesi için ise:
- o bir aralık çiçeğiydi…-
Niçin burada olduğuna dair en ufak bir fikri bile olmayan çocuk,göründüğü kadarıyla yaşantısından pek de hoşnut değildi.
Normal bir insan zevk veren çoğu şey onu tatmin etmiyordu…
Yaşadığı bir çok hayat tecrübesinden sonra anlamıştı ki, “dünya” ait olduğu bir yer değildi.Şimdi evine gitmeliydi ama bunun için asıl babasının öne sürdüğü “insanların içindeki boşlukları doldurma” görevini yerine getirmesi gerekiyordu. Ona hayat tohumunu bahşeden kişinin mi yoksa onu büyütüp bugünlere getiren insan mı babası sayılırdı.İşte bu, cevabını öğrenmek istediği sorular listesinin başını çekiyordu.
Bu bir ilkti.
Yapması gerekenden fazlasını yaparak ,çevresinde ki herkese kendinden bir parçayı feda edecekti.İnsanlara kahramanların masallarda anlatıldığı gibi her zaman uzaklarda yaşamadığını öğretecek ve bir gece de olmasa bile o bir ömür boyunca insanların kahramanı olacaktı.
Ama nasıl?
İlk önce nereden başlaması gerekiyordu,parmağıyla burnunu kaşıyarak ,sakin sakin düşünmeye başladı.Yakın çevresinden, tanıdığı insanlardan başlayabilirdi görevine.İçini ilk dolduracağı kişide o hep koridorda karşılaştığı “kırmızı” kazaklı kız olacaktı.
Kızı koridorda her gördüğünde afallıyordu çocuk.Güzelliğinden değildi bu ,gerçi dünya kadar güzel bir kızdı ama onun sebebi başkaydı.Kızın her gözlerinin içine baktığında orada günün birinde okunmayı bekleyen bir hikayeyi görüyordu,tamamlanması gereken eksik bir hikayeyi.İşte kızın içindeki boşluk da buydu.İlkler insanın hayatında önemli bir yer tutuyordu,bu yüzden kız, çocuk için “ölümsüz”' biriydi yada çocuk kendini bu şekilde kandırıyordu.
İlk başta kızın çantasının içine ,üzerinde kızın ismi yazılı bir notla birlikte ,kendi kitabını bıraktı.Her şeyin başlangıcı bir kitapta saklıydı ,ve daha ilk dakika kız, kitabın kabartmalı yüzüne baktığında, içindeki boşluğun biraz da olsun azaldığını hissetti.Yazdığı masalların hepsini kıza bu şekilde okuttu çocuk,okutmaya devam etti.Bir gün bu hikayelerin kızla birlikte ona döneceğini çok iyi biliyordu.Bunun farkında olan kız bir gün
: “Bu hikayelerini birleştirip bir kitap çıkarsana ,böylece tüm insanlara ulaşabilirsin.” dedi.
Kız ,çocuğa eve dönüş yolunu göstermişti.Bir insana yapılan iyilik , mutlaka gerisin geriye dönüyordu.İnsanların içindeki boşlukları doldurduğu zaman geri dönecekti çocuk,dönebilecekti…
Başlangıç noktası olan kız bitiş noktası da olacaktı.En zor olan insanın içinde eksik kalan bir hikayeyi bitirebilmekti.İşte çocuk hikayesine nokta koyduğu anda eve gitmek için özgür olacaktı.Eve dönüş bileti kızın kalbinin tam üzerindeydi…
“Bir gün” dedi çocuk.
“Bir gün mükemmel biri olacaksın.Düşlerini gerçekleştiremeyen insanların aksine sen hepsine sahip olmuş olmanın verdiği mutlulukla yürürken,insanlar seni görüp şunları söyleyecekler
“Hiçbir hikaye bu kadar güzel olamaz…”
Kız gözlerini çocuğun bakışlarından kaçırmaya çalışsa da başaramadı, ardından yumuşak bir sesle çocuğa ;
“Senin söylediklerine o kadar çok inanıyorum ki.Üff sen bana şimdiye kadar hiç yalan söylemedin.Peki ama niye tüm bunların gerçekleşmeyeceğinden korkuyorum?” dedi.
“Peki korkularını anlayıp onlarla savaşmak ister misin?” dedi çocuk ardından bir kabul yada ret yanıtını küçük mimiklerinden anlamak için kızın yüzüne ,oradan da gözlerine bakarak.
Kız onaylayan bir ifadeyle başını öne doğru iki kere salladı.
“Şimdi yavaş yavaş parmaklarını aralayarak avuç içini aç.” dedi çocuk.
Kız söyleneni aynen yaptı,uzun ve mor ojeli parmaklarını bir bir açıp,avuç içini gün ışığına doğru çevirirken gözlerini çocuğun yüzünde parlayan iki parlak siyah noktanın etrafına çevirdi.
Bakışlarını, avuç içinden çocuğun yüzüne ardından ellerine doğru kaydırdı.Beş dakika önce elleri boş olan çocuk şimdi sağ elinde yedi tane taş tutuyordu .Kıza dönüp uzun uzun bakmasına rağmen hiçbir şey söylemedi.Sanki kızın çocuk üzerinde çağrıştırdığı kavramlar bir kelimeye yada bir heceye sığmayacak kadar büyüktü.O yüzden kelimelerden uzaklaşan çocuk bir suret masalından medet umarcasına taşları biri birinin üzerine gelecek şekilde ,kızın avucunun içine dizmeye başladı.
Kızın avuç içini sürekli olarak sabit tutmaya çalışıyordu.Çocuğun ne yapmaya çalıştığı hakkında hiçbir fikri olmadığı gibi bu yaptığının korkusunu azaltabilecek bir etkisi olup olmadığını da merak ediyordu kız.
“İşte bu birinci taş.Şimdi avuç içini benliğin gibi düşün.O senin ellerinle şekil verdiğin bir düşünsel yapı.Ellerimle koyacağım taşlar da düşlerini temsil ediyor.Bak,onlar kadar ağırlar değil mi? Şimdi ellerinin kıvrımlarına göre bu taşları dizeceğiz.Yedisini birden üst üste koyacağız ta ki onlar ellerin üzerinde dimdik durana dek.” Çocuk ,kızın bir soru soracağını biliyormuş gibi konuşmasına bir solukluk ara verdi.
“Peki bu neyi değiştirecek?” diye sordu kız ,yüzünde şaşkın bir ifadeyle ,ardından ekledi:
“Korkularımın sebebine yaklaşıyor gibisin.Evet onların ağırlığı tıpkı bu taşların ağırlığı gibi.Ama ...”
Çocuk bu sorunun cevabını daha kız sormadan biliyor gibiydi:
“Şimdi sadece gözlerini kapat.Eğer gözlerini sımsıkı kapatırsan istediğin her şeyi görebilirsin.Kalpten inanırsan düşlerinin gerçekleştiğini şu an bile görebilirsin…”
“Düşlerimin…” dedi kız.
Gözleri hala sımsıkı kapalıyken unuttuğu o son iyelik ekini de kullanarak kelimeyi bir daha söyledi:
“Düşlerimizin…”
Başka bir sözcük her ikisinin de ağzından dökülmedi…
Çocuk kendini taşların dizimine verdi…
Onlarca kez taşları üst üste dizmeye çalıştılar ama her seferinde yere düşüp dağıldı taşlar.Saatler sonra taşları üst üste dizmeyi başardılar.Sessizliğin bozulma zamanı gelmişti.Çocuk taşlara büyük bir dikkatle bakarak,kıza artık gözlerini açabileceğini söyledi:
“Bak artık düşlerinin şekline benliğin alıştı.Halbuki önceden hepsi birer birer yere düşüyordu.Ellerinin kıvrımlarını taşa göre şekillendirdi.Tıpkı benliğini düşlerine göre şekillendireceğin gibi.İşte çocuksu gibi gözüküp de her yaşın kabusu olan bu korkudan bu şekilde kurtulabilirsin.”
Kız bir an için çocuğun zihninden geçenleri okuyup okumadığını düşündü.Bu olamazdı zaten.Ama elini göğsünün sol üst köşesinde dakikada doksan kere çarpan kalbinin üzerine koyduğunda korkusunun ağırlığının gitmiş olduğunu fark etti.En sonunda kapkara yağmur bulutlarının arasından güneş yüzünü göstermişti.Ve evet çocuk nasıl başardıysa başarmış kızın camdan hücresinde sakladığı kalbine ulaşmıştı…Çocuğun yüzünden akan masumiyet kızın yıkılan cam hapishanesinin tüm artıklarını toplayıp uzaklara götürdü.İşte o an kız, kalbinde çocuğun bile göremeyeceği derinlikte akan bir yıldız bulutundan şu cümleyi geçirdi:
“Sen bir aralık çiçeğisin…”
SAHNE 3
– BOŞLUĞUN VE MASALCININ ÖLÜMÜ-
- Anlık-
Masalcı birdenbire ciğerlerini sökecek kadar kuvvetli bir öksürük nöbetine tutuldu.Hikayesinin neredeyse ortalarına gelmişti ve kuş tüyü kalemi,okkası,saman kağıdına basılmış defteri hala yazmaya elverişliydi.
“Ömrüm gözlerimin önünden tıpkı şu nehir gibi akıp giderken masal yazmak daha kolay oluyor.”dedi “Umarım ömrüm hikayeyi bitirmeye yeter.”…
Ama masalcının dileği kabul olmadı…
Tekrar gelen bir öksürük nöbeti ve ardından nefesini iyiden iye kesen “sonbahar rüzgarı”… masalcı meşe ağacının kollarında sonsuz uykusuna daldı,”sonbahar rüzgarı” masalcının ellerinde tuttuğu son yaprağı da kollarına aldı.
İntikamı kötü olmuştu…
Ve biraz sonra atlı adamlar gelip masalcının ruhunu başka bir masal diyarına götüreceklerdi;
Ölümün ıssız çöllerine…
“Boşluk” ,kum saatinin içine hapsettiği zamana doğru bakarken bu masal diyarında Tanrı'nın öldüğünü ,bir kum tanesinin orada takılıp kaldığını görünce anladı…
Masal biraz sonra sona erecekti…
Ve kahretsin ki yapabileceği hiçbir şey yoktu…
(Masal bitiyordu…)
ÇOCUĞUN GÖZÜNDE MASALIN HIZLI BİTİŞİ…
Sabahın sisi yolların üzerindeyken ,dışarıda bir yerlerde üşüdüğünü hisseden çocuk, siyah hırkasının fermuarını sonuna kadar çekti.Yalanlarla kirletilmiş havadan ciğerlerinin her ikisini de dolduracak kadar derin birer nefes çekip,göğüs boşluğunun şişip tekrar eski haline dönmesini izledi.Kepenklerini yeni yeni açan sokak esnafına gözükmemek için ara sokaklardan ana caddeye doğru çıktı.Sokağın sonunda başlayan sokak numaralarını izlerken otuzuncu sokağa kadar çok yolu olduğunu fark etti.Henüz daha ikinci sokağın başında olduğundan bir ıslıkla kaldırımlardaki yürüyüşüne renk katarak,mavi kitabevinin yerini aramaya koyuldu.İlk kitabının basım haberini yayınevi sahibinin ağzından daha dün telefonda öğrenmişti.Kitabı basılalı henüz bir hafta bile olmamasına rağmen kitapçılarda en çok satanlar bölümünde bir numaraya yerleşmişti.Şimdi de gelip ikinci kitap için bir görüşme yapmak istiyorlardı ve aynı anda kitabevinde bir imza günü vardı.
Beyaz bir arabanın korna sesiyle kendine geldiğinde kitabevinin o hep gıcırdayan kapısının önüne gelmişti.Kapıyı aralayıp içeri girdi,sol tarafta kapının hemen yanında duran portmantoya kabanını astı.Yukarı kata ,yayınevi sahibinin yanına doğru çıkmak için merdivenleri birer birer adımlamaya başladığı anda kapı ,arkasından gıcırdadı.
Son basamağı adımlarken ayağı halının kenarına takıldı,tam yere düşüyordu ki iri yarı adam onu kollarıyla tuttu:
“İmza saatinden önce kolunu kırmana izin veremezdim değil mi?” dedi uzun boylu,iri yarı adam gülümseyen bir ifadeyi geçici olarak yüzüne yerleştirmişti; bunun kısa bir süre sonra yok olacağını bilmenin verdiği rahatlıkla.
“Bu imza günü gerçekten de bu kadar gerekli miydi?Yani en sevmediğim şeyleri niye gelip bana yaptırıyorsun ki?Sana niye bu kitapları yazdığımı daha önce de anlatmamış mıydım?”
“Anlattıkların sana da garip gelmiyor mu?Pekala tüm yazarlar elbette ki insanların kalbine ulaşmak isterler,bu yegane amaçlarıdır.Ama çoğu eve dönmenin bir şartı olarak görmez bunu,hatta buradan başka gidecek bir evleri de yoktur.Çünkü onlar dünyanın tohumudurlar.”
Çocuk bir an için adamın gözlerine dehşetle bakarak:
“İnanmıyor musun tüm anlattıklarıma?” diye sordu.
“İnanmasam kitabını basmazdım.Gerçi bu kadar başaralı olacağını bilsem geçerli ve fantastik bir sebep aramazdım ama…”
“Bak gör günün birinde evime döneceğim,babamın yanına gideceğim o her ne kadar beni buraya bir sürgüne yollasa da.Gerçi şu sokaklarda ki insanlara bak,onların tohumlarını eken babaları,sence onlarda benim gibi bu dünyaya bir sürgüne gönderilmemiş mi?
Sadece “babaları” istedikleri için bu hayatın tüm prangalarını omuzlayan sizler,bir gün aynı şeyi yapmak için sıranızı beklemiyor musunuz?Size yapılanı başkalarına da yapmayı…”
Bu kadar derin bir konuşmaya dalacaklarını hiç hesaba katmayan adam konuyu bir an önce değiştirip de saatler sürecek bir konuşmanın içine dalmamak için:
“Hadi çabuk ol,biraz sonra burası insanlarla dolacak ve sen hala burada oturmuş çene çalıyorsun…”
Çocuk çıktığı merdiven basamaklarını birer birer adımlayarak aşağıya indi ve iki saat sonra açılacak kapıların renksiz camlarını buğulaştıran nefesini bir saniye için tuttu,sonra gerisin geriye verdi.Çünkü bugün aldığı nefesin farkına varabileceği tek bir dakika olabilirdi.
Belki de bugün o kırmızı kazaklı kız gelecekti imza gününe;
“Beni hatırladın mı ?” diyecek ve yedi tane taşı uzatıp çocuğa gülümseyecekti.
Yada gülümsemeyecekti,belki de gelmeyecekti…
Çünkü bunlar çocuğun kafasında kurduğu ,yıkılmaya mahkum,kırılgan düş sahneleriydi…
O gün resim çektirdiği ,kitabını imzaladığı onca insan arasında bir gülümsenin izini aradı çocuk.
Kitabını önüne uzatıp ona gülümseyen ve bu gülümsemenin de “Bir imza lütfen” cümlesinin yerine geçtiğini bilen çocuk gayet zor bir rolü üstlenerek “hoşnut” gözükmeye çalıştı…
Ama düşleri kırılgandı…
Günün ardından adama teşekkür edip,sıcak bir veda sözcüğüyle kitabevinde çalışan tüm herkese veda ettikten sonra gıcırdayan kapıdan gerisin geriye geldiği sokaklara döndü…
Kaldırımları tekrar yürürken aklına gelen saçma sapan düşünceleri başka bir düşünceyle savuşturmaya çalıştı…
Yürüdü…
bir filmi yavaş sarımda tekrar izliyormuşçasına geçen zamana rağmen…
Yürüdü…
Ve sonbahar rüzgarı başka bir diyardan gelip “intikam” fısıltılarını kulağına fısıldadı…
“Tanrı öldü…”
Çocuk art arda gelen sesleri susturmaya çalıştı…
Daha hızlı yürüdü
Ve ileride köşe başında toplanmış kalabalığın arasına karışmanın bir yarar sağlayacağını düşündü…
İki adım arasını daha hızlı bir şekilde alarak kalabalığın yanına yaklaştı.Oluşturdukları çemberin ortasında hayret nidalarıyla baktıkları nesneyi o da görmek istedi nedense…
Elbiseleri paramparça olmuş bir kız yüzü koyun bir şekilde kaldırıma yatmıştı.İnsanlar kızı yüz üstü çevirirken o andan sonra çocuk için
başka hiçbir sebep yada sonuç ilişkine gerek yoktu;
“Kırmızı kazaklı kız ölmüştü…”
Eve ne zaman döneceğini belirleyecek olan kız ölmüştü.Gözlerinin içindeki hikayeyi hiçbir zaman bitiremeyecekti çünkü birileri sayfaları parçalamıştı…
Yaşamını buraya kadar bizlere sadece belirli sahnelerle gösteren çocuğun yapabileceği tek şey vardı artık…
“Gökyüzüne” dönüp gözlerini mavinin ötesine doğru çevirdi…
Babasının sözleriyle ,babasına karşı konuşmaya başladı.Onu tekrar evine geri alması için ondan yardım istedi.
“Bak! Bütün insanların içini doldurdum artık yapabileceğim hiçbir şey yok” dedi çocuk haykırarak…
Bir fısıltıyla babası cevap verdi:“Seninde bir yansıman yok artık.”
Gün ışığı çocuğun tenine vururken su üstündeki gerçeğe rastladı,o da şuydu
“Günün birinde çocuklar bir şekilde de olsa babalarına benziyorlardı…”
Ve çocuk
“İnsanların içini doldururken kendi içini boşaltmıştı…”
-----------------------------------------------------------------
1)Masalcı hikayesine kendini o kadar kaptırmıştı ki kendi dilini masal kahramanlarınınkiyle değiştirmişti.Bu andan sonra hikayenin anlatımı masalcının yaratılarına bırakıldı.
2)Masal çocuğun dilinden anlatılıyor…
 |