Ruhum bir uçurumun kıyısındaydı…
Bengi Özgün Öztürk

Sonbahar şafağında, şehrin üzerine örtülen “sis” perdesini aralamıştım. Gölgelerin berisindeki bedenimle ruhumun arasındaki mesafeyi düşünüyor bir yandan da bulutların sırtından yere atlayan su damlalarını tutmaya çalışıyordum. Birer birer kıvrımlarıma akan sonbahar yağmuru anılarıma gömdüğüm hüzünlü bir geceyi hatırlatmış, tüm dünyaya karşı daha bir düşünceli olmamı sağlamıştı. Bundandır ki o an avucumun içine düşen su damlasına bakarken bildiğimiz bütün nesnelerin her birinin ayrı ayrı bir hikayesi olduğunu ve dünyanın ise sadece gördüklerimizin ve algılayabildiklerimizin bir yansıması olduğuna karar vermiştim.

İşte bak! Avucumun içindeki boşluğu dolduran bu su damlası da senin bir yansımandı…

Yansımanın rengine hayran kalmıştım, şeffaflığına…

Bir bütünün ufak bir parçasıydı bu şeffaflık.Hayatındaki hiç kimse şeffaflığın geceden bile koyu bir rengi olduğunun farkına varmamıştı. Çözdüklerini düşündükleri ruhunun aslında içinden çıkılmaz bir labirent olduğunu ve benliğinin bu labirenttin koridorlarında kaybolduğunun bilincinde olmayan insanlar o kör kandilleriyle hayatına ışık tuttuklarını zannetmişler bunun içinse senden “minnet” duymanı beklemişlerdi. Bense sadece bir çıkış yolu bulmanı istemiş, bunu her şeyden çok dilemiştim.

“Su”ya baktığımda aklıma gelmemişti. Oysa şimdiye kadar suyu hep bir bütün olarak düşünmüştüm. Ama “su damlası” milyonlarcasından sadece biriydi ve en sonunda anladığım tek şey seninde bu su damlası gibi olduğundu. Başka bir fonun üzerinde farklı hayallerin, umutların ve en önemlisi yaşama sebebinle diğerlerinden ayrılıyordun. Tıpkı bu kıvrımların hizasında tek başına kalmış varolma mücadelesi veren su damlası gibi.

Bir bütünden kopmuştun sanki ruhun yeryüzüne inmeden binlerce parçaya bölünüp kaybolmuştu da ben onları topluyordum. Tanrısız kaldığım zamanlarda bu düşlere güvenmiş, şimdiye kadar görmemiş gözlerimle bulantılı siluetinin karanlığı aydınlattığını görmüştüm…

Rüzgarın uzak diyarlardan kulaklarımıza fısıldanmak üzere taşıdığı masalları soluksuzca dinlerken, bir parçamın da rüzgarla hayat bulduğunu hissettim. İmkansızlıklar çerçevesinde her ikimizinde varolmamıza izin vermeyen “dogmatik” kuralları aşmak üzerine tasarlanmış bir hayatın tüm “sınırlandırmalarını” yenmeli ve sana bir şekilde de olsa ulaşabilmeliydim. Bu yaşam döngüsünde her ikimizinde zıt zamanlarda varolacağını bilirken, yalanların gözlerimizin önüne ördüğü duvarların arasından sızan loş bir ışık umudumuz olmalıydı. Sen beden bulmuşken ben başka bir diyarda olacaktım. Senin de bir yerlerde karanlığın tonunu açan aya baktığını bilmek ve sonbahar gecesinde yanağından kayarken tenini ürperten rüzgar olup kalbine hikayelerimi fısıldamak… Tüm bunlar yaşamı daha da çekilir kılıyordu benim için.

İnancım şuydu ki:
Bir bütün olduğumuz zaman ölebilecektik…
Tekrar bir bütün…

Son soruya da cevap vermek için uçurumun kıyısına biraz daha yaklaştım. Bir çizgi öteye gitsem, tüm o cevapsız soruları bitirebilir, içimdeki sesleri susturabilir ve en önemlisi de sana ait bu bölüp pörçük anıları unutabilirdim ama biliyordum ki beden ölümlü bir kılıftı sadece. Bedenime ait hafıza bu tüm düşündüklerimi unutacak, bu tüm yaşanmışlıklar ıssız bir çöl gecesine çekilecekti. Ama ruhumun asla unutmadığı ve önceki hayat formlarına rağmen unutamayacağını bilmek ilk kez derin bir acı uyandırdı içimde. Bir idam mahkumu gibi son kez ağlamak istedim, son bir kez senden içimde kalan parçaları da dışarı vuracaktım. Yanaklarımdan süzülecek olan gözyaşları kırmızı toprağa düşecek, oradan daha da derinlere inip, bir çiçeğin köküne uzanacaktı.

Ruhum bir uçurumun kıyısındaydı…
Atlamalıydım…
Ama yapmadım, yapamadım çünkü o sonbahar gecesinde
Rüzgar senin hikayelerini hala kulağıma fısıldıyordu:
Kıvılcım'ın hikayelerini…