ÖLÜMSÜZ
Temmuz/Ağustos 2004/Ankara
Bengi Özgün Öztürk

Eski bir kitabın yıpranmış sayfaları arasında bir masal diyarı varmış. Gökyüzünün her zaman mavi bir ışıltıyla parladığı bu toprakta herkes sayfalara yazılan cümlelerini yaşarmış bir oyuncasına. Orada iyi birer oyuncuymuş herkes. Oyuncu doğmak tanrıların ilk kuralıymış.. Tanrıları gibi masallar, Masallar gibi içinde yaşayan insanlarda ölümsüzmüş. Ölümsüzler için parlayan bir güneşi, şehre tepeden bakan bir kulesi ve gök kubbeye kadar uzanan umutları varmış bu masal diyarının…

Ve bu masal diyarında bir kız yaşarmış hikayenin kısa bir cümlesi olarak...

----------------------------------------------------------------

“Yatağından kalkar kalkmaz pencerenin kenarına oturdu. Her sabah yaptığı gibi bu sabahta güneşin doğmasını bekliyordu. Tek dostuydu güneş masal ülkesinde. Güneş ona kimseye anlatmadığı sırlarını anlatırdı. Taşıdıkları en büyük sırları ise aralarındaki dostluk bağıydı. Yasaklanmış bir cümlenin kelimeleri arasına sığdırılmış bir aykırılıktı onlarınki. Aklından tüm bunlar geçerken vücudunu çevreleyen karanlık, ışığa yenik düştü. Doğarken güneşin yüzüne uzun uzun baktı kız. Sonsuz bir ışıltıyla parlıyordu güneş ve bir tek o biliyordu güneşin niye bu kadar çok parladığını. “Siz umut dağıtmak için mi parladığını zannediyorsunuz? Güneş sadece yüzündeki kırışıklıkları saklamak için bu kadar çok parlıyor. Tıpkı bizim gibi.” dedi kendi kendine.

Sözcüklerin arasından, yanaklarına doğru akıp kızın içini doldurdu güneş. “Merhaba, dostum hoş geldin” dedi. Güneşe merhaba dedikten sonra oturduğu pencere kenarından kalkıp odasından dışarı çıktı yavaş adımlarla. Merdivenleri indi sırayla. Ve günlük işlerin akışına bıraktı kendini.

----------------------------------------------------------------

Uzun bir süreden sonra ilk kez yağmur yağmıştı masal ülkesine. Akşam üstüydü ve her zamanki gibi yalnızlığıyla üşümüştü kız. Şehrin en tepesinden kumlanmış adımlarla iniyordu aşağı doğru. “Bu şehrin sınırları yok” dedi. Gökyüzü gibi sonsuz bir şehirdi bu. Gökyüzü şehrinin devamı…” Gökyüzündeki gri denize doğru başını kaldırdı. Yağmur tüm şiddetiyle yağmaya devam ediyordu.. Kız yağmuru da yağmurda yürümeyi de çok seviyordu. Biliyordu ki “mutsuzluk” gibi kavramların yok sayıldığı bu masal ülkesinde yağmur en tatlı maskeydi kız için. Bir tek yağmurda ağlayabiliyordu kız. Birde kulesinde. Mutsuzluklar yanağında aşağı düşerken gözyaşlarını su damlalarına saklıyordu. Böylece kapalı kutusu hep ona ait oluyordu. Bazen yatağında uyuduğu fırtınalı gecelerde yıldırımlar düşerdi şehre. Pencerenin kenarına vuran yağmurun davetkar sesindeki çağrıyı bir tek o duyardı. Karanlıktaki şehri aydınlatan gök ışımalarını izlerdi kimi zaman. Beline kadar uzanan ıslak saçlarıyla kendini saklayan şehre bakardı uzun uzun. Kendi kendine “Şehrin bile saklayacağı bir şeyler varmış” derdi.

Geçmişin hatıraları canını acıtmaya başlayınca şimdiki zamana dönme ihtiyacı duydu. Gözlerinin önünde değişen sahnelerin değişmeyen tek dekoru olan yağmurla göz göze geldi. “Şimdiki” zamanın tüm gerçekliği yüzüne vururken “gelecek” zamanda kalmış olan bir randevuyu hatırladı. Akşama geceyle çok özel bir randevusu vardı. “Şimdiki” zamana inat kız Geceyle olan randevusuna geç kalmamayı diledi. Bunu her şeyden çok istedi…

Vakit gelmişti artık. Kız karanlığın içinde en güzel giysini giydi gece için. Upuzun saçlarını taradı özenle sırf gecenin içinde biri olmak için. Gıcırdayan kapının sesi eşliğinde evden dışarı çıktı. Sokağı çevreleyen ahşap evlerin gölgelerinin üzerinden sıçrayarak patika yolun önüne geldi. Masal diyarındaki buluşma yerleri olan kuleye doğru adımlarını sıklaştırmaya başladı. Birkaç aksak adıma rağmen tam zamanında kulenin kapısına ulaştı. Elleriyle kapalı kapıya dokundu. Aniden dokunuşları önündeki tüm kapıları araladı.

Yuvarlanan merdivenler çıktı ardı sıra. Daha sonra birer birer basamakları adımladı. Kapıyı açtı yavaşça. Kulenin tepesindeydi şimdi. Geceyle el ele tutuştu. Ruhunu okşattı geceye şefkatle. Gece teninde akarken söylediği tüm yalanların yükünü omuzlarında hissetti. Kendi kalbinde yaşadığı bir yalandı tüm bu olanlar. Çaresiz kaldığı için geceyle birlikteydi şu anda. Ne Gündüzün ne gecenin, ne siyahın ne de beyazın bir ortası yoktu. Sadece kendini kandırmak için geceyle beraberdi. Ansızın omuzlarına abanan yükü daha fazla kaldıramayacağını anlayınca durdu. Kendini geriye doğru çekti. Her şeyden sıkıldığı gibi bu yalanı yaşamaktan da sıkılmıştı. Gözleriyle etrafı kolaçan etti can sıkıntısını gidermek için. Sağına ve soluna dikkatlice baktıktan sonra kız başını yukarı doğru kaldırdı. Orada milyonlarca yıldızın ışığı altında ruhu aydınlandı. Parmaklarıyla tek tek yıldızları saymaya çalıştı, başaramadı, çok fazlalardı çünkü. Ellerini kaldırdı gökyüzüne doğru. Aralarında parlayan en parlak yedi yıldızı tutmaya çalıştı. Belki elleriyle değil ama kalbiyle kız yıldızları tuttu. “Hikayenizi dinlemek isterdim” dedi. Ansızın bir yıldız kaydı. Rüzgar esmeye başladı. Dileği kabul olmuştu. Gecenin içinden bir ses masalın içindeki masalı fısıldamaya başladı kızın kulağına…

Yedi yıldızın masalını…
----------------------------------------------------------------

YEDİ YILDIZ

Masalın birinde yaşamın boş sayfalarını doldurmak için bir kız yaşarmış. O masaldaki en iyi kız imiş. Ama zamanla insanlar kızın kalbini kırmış. İnsanlardan korkar, çekinir olmuş kız. Artık daha fazla acı çekmek istemiyormuş. Hayal kırıklıklarının sivri uçları batıyormuş bedenine her geçen gün. Ve günlerden bir gün kız tüm bunları değiştirmeye karar vermiş.

Kız kalbini avuçlarının içine almış -ellerine- kimse kırmasın diye. Ve insanların adından bahsettiği mutluluğu aramaya koyulmuş masal diyarında. Gördüğü herkese mutluluğu sormuş.

“Mutluluğu gördünüz mü? Ben onu arıyorum da günlerdir” diye. Ama kimse mutluluğu görmemiş nedense. Bir gün kız tam umudunu kaybetmişken mutluluğu görmüş. “mutluluk” demiş “ben buradayım” koşmuş ardı sıra. Mutluluğun peşinden koşarken kızın ayağı takılmış, yere düşmüş. Kimse kırmasın diye avuçlarının içinde taşıdığı kalbi yere düşüp, parçalanmış. Kalbi yere düşüp parçalanırken kıvılcımlar saçmış etrafa. Kıvılcımlar ellerinin penceresinden kaçıp gök kubbeye ulaşmışlar. Orada yedisi bir yerde yıldız olup sonsuz bir ışıltıyla parlamaya başlamış. Kız (yıldızlar hariç) dağılan kalbinin tüm parçalarını toplamış. Göğsünün içine, eski yerine koymuş kalbini. Günler geçmiş masalında kızın. Ve kız elini her attığında kalbini eksik hissetmiş. Pencerenin kenarına gelmiş. Dışarıya gök yüzüne bakmış. Yıldızlarını izlemiş orada her gece, bir gün onları toplamak umuduyla…

MASALA DÖNÜŞ

Yedi yıldız masalının sonuna geldi.

“Kalbinin gökyüzünde ışık bulan kısmını kimse kıramayacak, gülümse artık” dedi gecenin içinden bir sesle kız. Başını öne doğru eğdi. Ağlamamak için bir sebep düşünürken “Kahretsin hepsini tükettim” dedi. Biri sağ biri sol adımlarla yavaş yavaş tırabzanların ucuna geldi. Ayağını kaldırıp tırabzanların diğer tarafına geçti. Ruhunun uçurumunun kıyısındaydı. Şimdi boşlukla arasında sadece rüzgar vardı. Rüzgar esmeye başladı usulca. Gözlerini kapadı kız bir daha hiç açmamayı dileyerek. Bilinçsiz bir ölüm denemesiydi bu, biliyordu. Derken boşluğa ilk adımını attı. “Tanrım ne olur düşerken canım çok yanmasın” dedi. Birden ölümsüz olduğu geldi aklına. Durdu. Kendini yer çekimine doğru bıraktı. Rüzgarın dokunuşlarını hissediyordu sadece. Arzusuna yenik düşüp gözlerini açtı istemeden. Aşağı baktı. Düşmüyordu havada asılı kalmıştı. Rüzgar cömert kollarını açmıştı ona. Biliyordu bu ona verilen bir hediyeydi. O yüzden sorgulamadı. Parmaklarını oynattı ,uçmayı diledi. Dileği kabul edildi ansızın ve Rüzgarla şehrin ışıklarına doğru uçmaya başladı. Tüm şehir kollarının altında hayat buluyordu şimdi. Evinin üzerinden geçti hızlıca. Her sabah ekmek aldığı fırının üzerinden geçti. Kısaca tüm hayatların üzerinden geçti o gece kayan bir yıldız gibi. “Herhalde tanrı olmakta böyle bir şey” diye geçirdi içinden. Derken rüzgar onu yukarıya çıkarmaya başladı. Şehir ayaklarının altında küçülüyordu şimdi. Hızlı hızlı nefes almaya başladı. Aşağıya baktığında şehrin sınırlarını görmeye başladı. “Sonsuz değilmiş meğerse “ dedi. Rüzgar kızı yukarıya çıkarmaya devam etti. Sınırlar gittikçe belirginleşmeye başlıyordu. Derken Sınırların uçlarında perdeler gördü. Yutkundu. Anlıyordu artık her şeyi. Şehir sadece bir sahneydi…

Gecenin sonunda Rüzgar kızı kulenin tepesine bıraktı kollarıyla. “Teşekkür ederim “ dedi. Rüzgarın yanağını okşadı. Elleri teninde kayarken, rüzgarın gözlerindeki denizde kayboldu ansızın. Karanlık suların ortasında parlayan bir deniz feneri gibiydi bu gözler. Karanlığın içinde kaybolmak isterken saat kulesinin sesi yankılandı kulağında. “Gitme zamanı geldi hoşça kal gece” dedi. Evine, masalına doğru adımlarını sıklaştırdı. Adımlarının arasından dönüp arkasına bile bakmadı kız. Zaten masallardaki veda sahnelerinden de sıkılmıştı.

----------------------------------------------------------------

Zaman

Günlerin geçtiğini bir türlü anlamıyordu. Zaman akıyor mu diye sık sık kum saatini kontrol ediyordu. Kim bilir belki de yanılıyordu, olabilirdi. Kum saatini tekrar eline aldı. Çevirdi. Kum taneleri akıyordu. “Masal devam ediyormuş” dedi. Pencereyi açtı. Dışarıdan gelen sesle irkildi. Kulağına çarpan sesi dinlemeye başladı. Hüznün tadını ağızda bırakan bir melodiydi çalan. Yüzyılların yalnızlığını taşıyan bir keman ezgisi eşlik ediyordu şarkıya. “Gözyaşları boşa akmamalıydı” diyordu sözlerinde. O yüzden gözyaşlarıyla dans etti kız gece boyunca. Kendi sarhoşluğunda diğer geceye kadar sustu, konuşmadı. Ertesi gece kulesine çıktı kız. Kulağına tekrar bir masal sözcüklerinin çalınmasını bekledi. Ama hayat insana ikinci bir şans vermiyordu. Bir de kendini aşağı atsa bile ölmeyeceği gerçeği tüm çıkış yollarını tıkıyordu. Kapana kısılmıştı. Deliliğin özgürlüğüne sığındı. Huzur bulmayı bekledi. Saatlerce. Ama delilikte onu sonsuz çölüne kabul etmedi. Yanağından aşağı doğru süzülen o ilk damlayla birlikte suskunluğunu bozdu.. “Böyle olmamalıydı” dedi. Umutları, hayalleri, hayatı, kısacası her şeyi sayfalara yazılmıştı. Cümlelerinin üzerinde koşuyordu tıpkı diğer masal diyarı insanları gibi. Ama o farklıydı. İçinde sakladığı kelimeleri vardı hiçbir dilin uyumlu harfleriyle telaffuz etmediği. Sonra daha mektupları vardı şişede, denize açılmayı bekleyen. “Burada deniz yok ki ama” dedi kendi kendine. Her şeye tekrar baktı. Tüm hayatlara, tüm oyunculara. Tüm hayatlar gibi onun hayatı da cümlelerle sınırlandırılmış bir masaldan ibaretti. Kahretsin ki Tuzaklarına düşmüştü. Oysaki gecenin içinde saklanan bir çocuk haykırmıştı ona “Tuzaklarına düşme” diye. Bağırmaya başladı. Neye, kime bağırdığını bile bilmiyordu üstelik. Sadece bağırıyordu. Ansızın kızın haykırışlarının içinden Tanrılar çıkageldi. Kız bağırmayı kesti. Minicik kalbinden taşan o cesaretle tanrıların karşısına dikildi. “Oyunu bırakmak istiyorum” dedi fısıldayarak. Daha sonra aralarında en kudretli görünen kader tanrısına yüzünü dönerek “Yazdığın masallardaki bir cümle olmak istemiyorum” dedi. Tanrılar kızı derin bir sessizlikle dinlediler. Bu bir değişimdi biliyorlardı. Ve onunla başlayan bu değişim yalnız onunla son bulabilirdi. İyi ve kötü Tanrıların karar zamanı gelmişti. İsyanın son bulması için kızı ölümsüzler arasında ölümlü yaptılar, kısa bir ömür bahşederek. Kötü tanrılar kızı terk ettikten sonra iyi tanrılardan biri kızın yanına yaklaştı. Elleriyle gözyaşlarını sildi. Kızın gözlerinin içine baktı sanki masalın henüz sona ermedi der gibi.. Ellerinden tuttu, avuçlarının içini açtı. İçine gül tohumları bıraktı. Ve hiçbir şey söyleyemeden oda çekip gitti.

Günler boyu tek başına dolaştı kız herkesten uzakta. Çizgilere basarak yürüdü yoldan çıkmamak için. Ne yazık ki Ailesi de kızı istememişti ölümsüzler içinde ölümlü olduğu için. Yalnızdı şimdi hem de hiç olmadığı kadar. Güneşi bile artık onun için parlamıyordu. Gecede onu tüm yalanlarıyla kabul edebilecek bir flört bulmuştu çoktan. O sonbahar melodramlarında gördüğü yalnızlık sahnelerinden en acıklı olanı buydu. “Daha da yalnızlık dolu bir sahne izledim mi acaba?” diye düşünürken avuç içi kaşındı. Ellerindeki gül tohumlarına baktı. “Günlerdir yeşermiyorlar” dedi. Oysa onlar yeşermeliydi bir gün solmaları için.

Yalnızlığın ve ölümün takip ettiği günler kızın üzerinden çok çabuk geçti. Zamanın bedeninde bıraktığı izleri görünce kendi kendine mırıldandı kız: “Ölümlüyüm” bundan başka hiçbir kelimeyi dudaklarından akıtmadı. Sessizliğinin bile susturamadığı fısıltıları derinliklerinde duydu.

Başını kaldırdı gökyüzüne doğru, orada gecenin üzerinde asılı duran yedi yıldızına baktı. Tüm olanlara rağmen hala oradaydılar. Sanki bir sırrı kıza vermek için onu gözlüyorlardı en yukarıdan. Ansızın tekrar ölümsüz olabileceğini düşündü. Tıpkı yıldızlar gibi. Kalbini vermeliydi insanlara, kendinden bir parçayı. Tıpkı bu gül tohumları gibi. O ölse bile kız insanların kalbinde yaşayacaktı. Mitoloji kahramanlarının efsanelerinde aradığı o ölümsüzlüğe ulaşacaktı kız ve yenilmez zannedilen Tanrıları yenecekti. Böylece gecelerin içinden kız geldi. Ve her gece insanlar uyurken onların kalplerine gül tohumlarını ekti yeşermeleri için.

Günler böylece geçti ve kız şehirdeki son insanın kalbine de ulaştıktan sonra öldü. Güllerin yeşermesini göremeden masal diyarını terk etti ruhu. Uzaklarda ruhların yaşadığı başka bir masalın sayfalarına doğru yol aldı. Ve insanlar… Onlar kızın öldüğünü çok sonra fark ettiler. Masal diyarındaki ilk ölümlünün cenazesine katıldılar. Farklı olanın farkını o gittikten sonra anlamışlardı. (Ne yazık. Tıpkı gerçek hayattaki gibi.) Ağladılar, gülen yüzlerine ilk kez çarpan bir acıyla. Yağmuru tattılar, güneşli geçen mutlu günlerin ardından. Bir yerlerde mutsuzluğunda olduğunu bildiler ilk kez. Ve ilk kez tüm şehir bir cenazeye geldi o gün, ellerinde güllerle…