Bengi Özgün Öztürk

“bir,iki,üç…”
“dört,beş,altı…”
“yedi…”

Dağın bulutlara değen doruklarına doğru bakıp arkasında bıraktığı günleri saydı çocuk. Kışın sonu ve baharın başlangıcına rast gelen yolculuğunda en nihayetinde amacına ulaşmıştı. Tüm arayışları gibi bu da bir sona ulaşmıştı. Mavi fondaki bulutlar ve ellerinin altından tuttuğu ceviz rengi kaya, ölmüş bir anıyı gömüldüğü topraktan çıkarıp gerisin geriye çocuğun önüne getiriyordu. Ve ayağının altındaki kırmızı toprak yolculuğunda gölgesine eşlik ediyordu... Bu bir başlangıçtı ve çocuğun hayatında ki başlangıçlar gibi bu da bir yolculuğun gölgesi ardına saklanmıştı. “Yolculuklar” kendine olan mesafesini hatırladığı kimi zamanlarda çocuk için bir nevi kurtuluş yolu oluyordu. Bu yolculuğun sonunda da bir sürü kaçış kapısı, mandallarını ve kilitlerini gevşetmiş bir şekilde onu bekliyor olacaktı ama en zoru da en sonunda hangisini seçmesi gerektiğiydi. İşte aralanan kapının ardından sızan loş ışık, kalbinin üzerinde tanımadığı bir gölgeyi, o tüm heyecanıyla birlikte yalnız bırakırken çocuk şimdiye kadar duyduğu yalanları bir bir saydı. İçine girmeye çalıştığı labirent kendisinden başka hiçbir yalana tahammül edemezdi , ancak içinde bir hayalin saflığını barındıran insanlar, o labirentin kalbine ulaşabilirlerdi. Ve şu anda labirentin kalbine çok yaklaşmıştı…

Örümcek ağıyla örülmüş labirent girişi, yüzyıllardır hiçbir insanın buraya ayak basmadığına dair büyük bir kanıttı. Bir ilki daha başarmanın vermiş olduğu mutlulukla, ellerini ağa doğru uzatıp onu olduğu yerden kopartmaya çalıştı. Ama başaramadı… Çünkü yansımalar çoğu zaman aldatıcı oluyordu. En sonunda kalbinin yaydığı ışıkla ağı olduğu yerden söküp labirentin içine doğru İlk adımını attı, aynı anda hayat çizgisi bir o kadar da uzağına düştü…

Labirentin koridorlarını takip ederek masalcının odasına ulaştı. Orada ona arkasını dönmüş bir şekilde oturan masalcı, çocuğun geldiğini duvara vuran gölgesinden anlayarak ;

“Hoş geldin, şövalye !” dedi arkası hala çocuğa dönükken. Çocuk ilk başta masalcının yerlere kadar uzanan sakalına daha sonra ise üzerine geçirdiği kukuletasına baktıktan sonra

“Krallığım için geldim.” dedi çocuk, “hayalim,bu labirentin kalbinde kaybolmamı engelleyen hayalim için buradayım…”

“Biliyorum asil şövalye.Buraya gelmek için neleri atlattığını, ne acılar çektiğini çok iyi biliyorum.”

“Öyleyse bana şövalye olabileceğim bir toprak vaat et.” dedi çocuk. Masalcı tüm hayatın yükünü sanki omuzlarında taşıyormuşçasına onlara bıkkın bir bakış attıktan sonra arkasını çocuğa doğru dönüp :“Önünde iki tane kapı var.” dedikten sonra mağaranın karanlıkta kalan sol köşesini bir kelimeyle aydınlattıktı. Birbirinin aynı olan iki sihirli kapı, anahtar deliklerinden binlerce ışığa dışarı kaçırıyorlardı. Işıkların birbirleriyle olan dansının seyrine dalan çocuk pamuk kalbinde tekrar masalcının sesini duydu.

“İlk kapının ardında o hep gitmek istediğin krallık var. Yeşil vadilerinde ejderhaların çığlıklar atarak şarkı söylediği, savaş ve cesaret hikayelerinin uzun gecelerde harlanan ateş çevresinde anlatıldığı ve hiçbir insanoğlunun birbirine yalan söylemediği topraklar. Eğer oraya gitmek istiyorsan işte karşında ilk kapı…

Yeşil vadilerin üzerinde o hiç tanımadığın milyonlar için savaşacağın, kötülükleri kılıcınla yola getireceğin, özgür ve barış dolu günlerde hüküm süreceğin yer .

Ama ölüm alanı dışında hiç savaşamayacaksın. Bu yüzden kalbinin bir kısmı körelecek ve en sonunda duyarsız bir hale geleceksin. Çünkü ağladığında bütün korkularıyla savaşacağın bir leydin olmayacak kapının ardında ki masal diyarında. O yenmiş tırnaklarını saklarken içine akıttığı gözyaşlarını silemeyeceksin. Diğer insanlar bütün hayatın bedelini ona ödetirken tüm bu kalp ağrılarının onun suçu olmadığını söyleyemeyeceksin ve dışarıdan tüm dünyayı elde etmiş kadar mutlu gözüken leydinin gözyaşlarını bir tek sen görebileceksin.

Şu taraftaki de ikinci kapı;

Orası tüm hislerin yapay bir heyecanlı yaşandığı yerdir… Orası gerçek dünyadır.

Kahramanların sadece masallarda yaşadığını düşünen “gerçek dünya insanları”, yakınlarına bir “kahraman” yaklaştığında onu görmezden gelirler. Çünkü benlikleri gerçeklerle kuşatılmıştır.

Ancak şu gerçeği unutma oraya gittiğin anda zayıf bir beden de dünyaya geleceksin. Burada savaştığın ejderlerin ve goblinlerin yerini “yalanlar” alacak. Ve unutma ki yalanlarla savaşmak her zaman için daha güçtür çünkü onlar kalbini parçalarlar. Hayallerin, sevgin ve doğrunun ışığı…

Bu üçü , yalnızca bu üçü savaş silahların olacak. Aradığın leydin dünya da benim bile bilmediğim bir yerde. Ve eğer bir gün kalbin “yalanlardan” kirlenmemişse ve sen leydini bulmuşsan, her ikinizde krallığına gelmekte özgürsünüz…

İşte İki kapı…

Çocuk ağır ve aksak bir ses tonuyla

“İkinci kapının ardında mı peki?” diye sordu.

“Bu soruya hem evet hem de hayır diye cevap vereceğim.” dedi masalcı.Sakalını sıvazlayarak cübbesinin iç cebinden bir tane büyük mor mum çıkardı. Fitilini bir büyü ateşiyle yakarak mumu çocuğun yanına koydu. Bir adım geriye uzlaştıktan sonra ;

“Bu sihirli bir mum şövalye…”

“İşte ikinci kapıda hayat tıpkı bu mum gibi olacak.” dedi masalcı.

“Nasıl bu mum gibi mi? Tam olarak anlayamadım masalcı.”

“Yedi gece boyunca sana düşünme şansı vereceğim şövalye. Çünkü tüm evren yedi günde yaratılmıştır ve sende kendi dünyanı,kendi hayallerini yedi günde yaratacaksın”

Her gece bu mum yanarken onun etrafında oturup düşüneceksin…

Geçmişini ve geleceğini…

Hayallerini ve Umutlarını…

Her gece mum eriyip dibine akacak. Ve sen her gece muma tekrar şekil verip fitilin kalan kısmını içine yerleştireceksin.

Düşünmek için yedi günün var şövalye….

Gölgelerin sürekli yer değiştirdiği ve ayın kayıp geceleri aydınlattığı “yedi” gün boyunca çocuk her gece mumu (benliğini) baştan şekillendirdi. Tam kusursuzluğa ulaştığını düşünüp de mumu yakmak için fitili ucuna yerleştirmek istediği anda hayallerinin beyazlığı soldu. Fitil (yaşamı) bitmişti. Şimdiye kadar mumun şekliyle ilgilendiğinden dolayı fitili unutmuştu. Karanlığın berisinde en önemli şeyi unutmuştu. Mum ve fitil gibi tüm hayat da kusursuzluğa ulaşılamayacak kadar kısaydı. Masalcının yedi gece de anlatmak istediklerinden biri de buydu. Kararından emindi artık…

Onun yanına gitmek için ayağa kalkıyordu ki masalcı arkasında bir gölge sureti olarak belirdi…

Parmaklarının ucundaki hayalleriyle, deminden beri kendisini izleyen masalcının karşısına dikildi çocuk. İkisi de neler olacağını çok iyi biliyorlardı…

O yüzden masalcı hiçbir kelimeyi dudaklarından akıtmadı. Sadece yerlere kadar uzanan sakalını sıvazlayarak çocuğa uzun uzun baktı…

İşte o an çocuk, masalcının duvarda bir gölgesi olmadığını gördü. Ama bunun bir önemi yoktu artık…

Çocuk bakışlarını sabitleyerek ikinci kapının önüne doğru geldi. Bir an nefes almak için durdu ve ani bir hareketle kulpa asılıp kapıyı açtı, içeriye doğru girdi. Çekeceği kalp ağrılarını, kulaklarının duyacağı yalanları ve insanların yapaylığına aldırmadan başı dimdik bir şekilde o kapıdan gerçek dünyaya doğru bir adım attı. Diğer tarafa , gerçek dünyaya geçtiğinde puslu havada başını gökyüzüne doğru kaldırıp ay'a baktı. Bir yerlerde başka birilerinin de aynı anda aya baktığını bilmek, her nefes aldığında yalanlarla içini zehirleyen havayı daha çekilir kıldı o an için. Şövalyenin bu küçük ve çelimsiz bedendeyken ilk kez yaşamak için bir sebep düşünmesine gerek kalmadı çünkü çok iyi biliyordu ki:

“Bir şövalye kalbinin verdiği sözlerle yaşardı…”